28 Şubat 2016 Pazar

İbadetler ve Muhtaçlıklarımız

Hepimizin bildiği üzere, insanın bir takım fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçları vardır. 
Bu ihtiyaçları insanın kendisi için olan önem sırasına göre derecelendirebiliriz.

1. dereceden ihtiyaçlara aslında ihtiyaç değil “muhtaçlıklar” ya da “bağımlılıklar” dememiz daha yerinde olacaktır. Bunlar, solunum yapmak, yemek yemek, su içmek, uyumak-dinlenmek-rahatlamak, dışkılamak olduğundan, bunlar olmadan yaşamamız mümkün değildir, yaşamak için bunları yapmayı seçmeye muhtaç ve bağımlıyızdır. (Yaşamamak için de bunları “yapmamayı” seçmeye muhtacızdır. Yani aslında özgür bir seçim yapmak, özgür irade sahibi bir insan olmak için bile bunlara muhtacızdır.) Her muhtaçlık insanın davranışlarına yön vericidir. Yani nefesimiz kesilirse yaşayamayız, boğulur, çırpınırız yahut günlerce aç-susuz kalmaya mecbur kalır ya da aç-susuz kalmayı seçersek ölürüz. Özetle, bu ihtiyaçların yerine getirilememesi kişinin davranışlarında önemli değişikliklere sebep olur ve bu beş ihtiyacın beşi de düzgün bir şekilde var olmak için kişinin kendisine karşı “zorunlu sorumluluğu”dur, farzıdır; düzgün bir şekilde var olabilmesinin mecburi koşuludur. Solunum cihazı da insanı yaşatabilir, ama bunun ne kadar “düzgün-özgür bir şekilde var olma” olduğu şüphesiz tartışılır.

2. dereceden ihtiyaçlara üreme ve seks yapma ihtiyacını gösterebiliriz. Bunu, en azından insanların çoğunluğu açısından, muhtaçlıktan ziyade, ihtiyaç olarak adlandırmamızın bir mahsuru yoktur çünkü bu ihtiyaç bire bir hayatta kalmakla ilintili değil, dolaylı yoldan var olmayı koruma ihtiyacı, yani neslin devamını sürdürmek ve haz alma ile ilintili bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç tatmin edilmediğinde insanı öldürmez. O sebeple de bir muhtaçlık, zorunlu sorumluluk değildir, düzgün-mutlu yaşamak için bir sorumluluk olabilir ancak.

3.-4. dereceden ihtiyaçlara, değer üretme, gezme, öğrenme, sanat yapma, sosyalleşme, lüks ve eğlence gibi, normal şartlarda, kişinin davranışlarına aslında daha az yön veren yani hayatta kalma ile direkt ilintisi olmayan ihtiyaçları örnek olarak gösterebiliriz. Bunlar da insanın düzgün-mutlu yaşamak için kendisine karşı sorumluluklarıdır ama yine zorunlu sorumlulukları değildir. 


Kuran’da farz olarak adlandırılan ibadetlere gelirsek,  bunların hepsi insana Allah tarafından yazılan birer “zorunlu sorumluluk”tur. Bunlar emir de olsalar, bunları yapıp yapmamayı seçme konusunda kullar serbest bırakılmıştır, sonuçlarına katlanmayı göze alabildikleri müddetçe! Örneğin, bir insan nasıl ki nefesini kesip intihar etmeyi yahut günlerce susuz kalmayı ve sonunda bitkin düşmeyi tercih edebilirse, namaz kılmamayı da, zekat vermemeyi de, oruç tutmamayı ya da fidyesini vermemeyi de tercih edebilir.  Çünkü Allah, tanımı gereği, her açıdan hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç olmayan efendi (Rab) demek olduğundan, O’nun açısından bunların yapılıp yapılmaması durumunda fark eden hiçbir şey yoktur ve olmayacaktır. Dünyadaki kimse Allah’ın hiçbir emrine itaat etmese, herkes kötü ve zalim olsa ve cehennemi boylasa, Allah açısından değişen ne olur ki? Cehenneme de atılsa kul yine kuldur ve razı gelse de gelmese de, kul olmanın doğası gereği, hakkındaki hükme boyun eğmek zorundadır, aksi mümkün değildir. Değişen tek şey kulun cennetlik bir kul yahut cehennemlik bir kul olacağıdır. Yani bu durumda, Allah açısından değişen birşey olmayacak olmakla beraber, kullar açısından değişen çok şey olacaktır.

Peki o halde tüm bu ibadetlerin zorunlu sorumluluk, farz olarak nitelendirilmesi nedendir?

Kuran’ın bütününe baktığımızda, Allah tarafından insana iyi-cennetlik insan olması ve bu dünyada da ahirette de kaliteli yaşamayı hak edebilmesi için yapılması emredilen şeylerin aşağıdaki sorumluluklar çerçevesinde kategorize edildiğini görürüz:

1. İnsanın kendisine karşı sorumlulukları 
2. İnsanın ailesine karşı sorumlulukları
3. İnsanın içinde yaşadığı topluma, toprağına karşı sorumlulukları
4. İnsanın üzerinde yaşadığı dünyaya ve diğer canlılara yani diğer kullara karşı sorumlulukları

Allah insanın yerine getireceği sorumluluğa –haşa- muhtaç olmadığından, Kuran’da “insanın Allah’a karşı kulluk sorumluluğu” diye ayrı bir kategori yoktur. Çünkü tüm bunların toplamı, hepsi birden “İnsanın Allah’a karşı kulluk sorumluluğudur”. 

Bu hakikat, Kuran’da pek çok ayette şu şekilde ifade edilmiştir:

Ankebut Suresi 6 Kim bizim için çaba gösterirse, kendisi için çaba göstermiş olur. ALLAH hiç kimseye muhtaç değildir.

Bu durumda kim, O’nun sözüne teslim olur, ibadetlerini yaparsa, kendisi için iyilikte bulunmuş olur. 

Çünkü bu ibadetler, sadece cenneti hak edecek iyi bir kul gibi davranmaya destek vererek, kişiliği o şekilde törpületmeye yardımcı olmaz, aynı zamanda insanın ihtiyaçlarını da en doğru şekilde gidererek bu dünyada da daha kaliteli ve mutlu yaşamasına büyük bir katkı sağlar.    
Bir örnekle destekleyecek olursak, özgür irade sahibi olan bir insan özgürleşme ve rahatlama ihtiyacını kokain kullanarak gerçekleştirmeyi de seçebilir ama kendisini yaratanın onu en iyi bildiğini düşünerek, O’na teslim olarak ve sözüne itaat ederek namaz kılarak da gerçekleştirmeyi seçebilir. Zaten Allah’ın emrettiklerine harfiyen uyunca ortada ne tatmin edilemeyen ihtiyaçlar, ne de bunları tatmin etmek için başvurulan sahte-zararlı tatmin araçları, muhtaçlıklar kalır.

Tüm bunlar değerlendirildiğinde, ibadetleri yerine getirmekten alıkoyan fiziksel bir engel olmadığı sürece, bunları yapmayı alışkanlık haline getirmemiz bizim lehimizedir. Zira, yaratıcımız tarafından bizim için uygun görülen yapmayı hayatımızın bir parçası yani bir alışkanlık haline getirmezsek, bunların yerini hayrımıza olmayan sorumlulukların, kendimize farz kıldığımız muhtaçlıkların alışkanlıkları doldurur:

Meryem Suresi 59-60 Sonra, bu peygamberlerle, salih kimselerin arkalarından bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler, şehvetlerine uydular; bunlar da Cehennemdeki “Gayya” vâdisini boylayacaklardır. Ancak tevbe edip imân eden ve iyi-yararlı işlerde bulunanlar müstesna.. Bunlar Cennet'e girecekler ve hiçbir haksızlığa uğramıyacaklar.

Unutulmamalıdır ki bir kul için mümkün olan en özgür hâl, tek Efendisi olan Allah’ın emirlerine en uygun şekilde yaşadığı hâldir. Bu hâl aynı zamanda bir bireyin, hem bilinç altında hem bilinç seviyesinde, kendisiyle en barışık olduğu ve kendisini en çok sevebileceği hâldir de çünkü bunu başarabilen ya da başarmak için çabalayan,  aslında kendisinden bir farkı olmayan diğer kulların-yaratılmışların kendi bedeni, ruhu üzerinde egemenlik-ilahlık kurup, üstünlük taslamasına karşı gelerek, kendisini onlardan aşağıda bir yere layık görmemektedir. Dolayısıyla da şirkten arınmış ve inşallah cennete layıktır.

12 Nisan 2015 Pazar

Şeyh uçmaz mürit uçurur... Peki ya gerçekten uçuyorsa, bu onu kutsal mı yapar?



Olağanüstü, sıra dışı veya esrarengiz yöne sahip, dini ve manevi deneyimler, din psikolojisinde "dini tecrübe" diye adlandırılır. Kur’an-ı Kerim’de ise sadece “dini tecrübe” diye bir terim değil, sözlük anlamı başkasını aciz bırakmayı ifade eden “mucize” diye bir terim de bulunmamaktadır. Bilindiği üzere, “mucize” genellikle peygamber olduğunu iddia eden kişinin, doğruluğuna kanıt oluşturan eylem anlamındadır yani peygamber, doğruluğunu kanıtlamak için olağanüstü bir iş yaparak inanmayanlara meydan okur ve inanmayanları ‘aciz’ bırakır. Kuran meallerinde “mucize” olarak karşımıza çıkan kelime ise aslında genellikle “ayet” kelimesidir. Yani Kur’an’da doğa yasaları çerçevesinde gerçekleşen olaylar için kullanılan “ayet” kelimesi, peygamber karşıtlarını alt etmek veya inananlara destek olmak için gösterdikleri sıra dışı, doğa yasalarını askıya alan olaylar için de kullanılır.[1] Örneğin, Kuran-ı Kerim’de Hz. Musa’ya dokuz mucize (ayet) verildiği şöyle ifade edilmektedir:


Yemin olsun, biz, Mûsa'ya açık-seçik dokuz mucize (âyâtin) verdik. İsrailoğullarına sor: Hani, Mûsa onlara geldiğinde Firavun ona şöyle demişti: "Ben senin kesinlikle büyülendiğini düşünüyorum, ey Mûsa!"[2]

Her iki türlü durumun, yani evrendeki bilinçli tasarımı, fizik doğa yasaları ile izah edilebilecek delilleri ve sıra dışı / mucizevî olarak nitelendirilebilecek Hz. İsa’nın yahut Hz. Musa’nın insanlara sunduğu enteresan olayların,  aynı kelime ile ifade edilmiş olması iki şeye yorulabilir. Bunlardan birincisi tüm bu sıra dışı olayların aslında bir şekilde doğa yasaları ile izah edilebilir olduğudur.  Bu görüş kutsal kitaplarda geçen, peygamberlerin getirdikleri sıra dışı olayların fizik kuralları ile de açıklanabileceğini, “sünnetullah”[3]’tan bahseden ayetleri delil göstererek savunur; yani örneğin Hz. Musa’nın denizi yarma eyleminin fizik yasaları dâhilinde vuku bulduğunu ileri sürer. Diğer görüş ise bu eylemlerin sıra dışı, fizik yasalarını geçici bir süre için askıya alan eylemler olduklarını, birer mucize olduklarını ileri sürmektedir.

Bence, söz konusu olan Allah olduğunda, Allah herşeye kadir bir varlık olduğundan ve deizmin evreni yaratan ve müdahale etmeyen tanrı anlayışından, herşeye kadir olmasıyla net bir şekilde ayrıldığından, ikinci görüş, yani gerçekleşen sıradışı olayların evren yasaları dahilinde değil, evren yasalarının askıya alınarak gerçekleştiriliyor olduğu görüşü daha tutarlı ve akla yatkındır. Çünkü insanı Allah’ın kudreti karşısında aciz bırakan mucizeler panteist yahut deist kendi yarattığı yasaların, düzenin hizmetçisi konumunda olan yani kurduğu düzene uymak zorunda olan tanrı figürlerinin aksine, ancak Allah tarafından yollanabilir. Yani peygamberler tarafından sunulan mucizeler  panteist, deist vb. inancı olan toplumlara da bir nevi ihtar niteliğindedir. Bunlar Allah’ın kendi yarattığı fizik, biyoloji vs. yasalarına uymak zorunda olmadığının, onları bir süreliğine de olsa devre dışı bırakabilecek kudrette olduğunun göstergesidirler. Kuran’daki mucizelerin imtihan etmek, Allah’ın Muktedir olduğuna tanık tutmak gibi amaçları vardır. Allah’ın, Hz. İsa aracılığı ile ölüleri dirilttirmek suretiyle kendi yasasını bozması da, fizik yasalarını geçici bir süre için askıya alarak Hz. İbrahim’in ateş tarafından yanmamasını sağlaması da, cehennemin ortasında yanmayan ağaç yaratabilmesi de, İsrailoğulları’nı imtihan etmek için yine kendi izni dâhilinde buzağı heykelini böğürtmesi de, Ashabı Kehf’in uzun senelerce bir mağarada uyutulup zamana meydan okunması da, Hz. İsa’nın yahut Hz. Adem’in cinsellik olmadan yaratılması da Allah’ın kendi kurduğu düzene ve sisteme bağlı olmak zorunda olmadığı realitesine kısa süreli de olsa şahit tutulmamızdır. Mucize inkârcıları mucizelerden yüz çevirirken aslında, Allah’ın her şeye kadir olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan olduğu realitesine yüz çevirmektedirler. “Cehennemin ortasında yanmayan ağaç mı olur? Demek ki bu Kuran eskilerin mitosları” demekle ve cehennemdeki ateşin ve azabın gerçek olduğuna dair apaçık ayetlere rağmen “Cehennemin ortasında yanmayan ağaç mı olur demek ki cehennem ateşi bir sembol” demek mucizeye, yani Allah’ın mutlak Muktedir olan olduğuna yüz çevirmenin farklı türlerinden ibarettir. Bu noktadan hareketle benim görüşüm Kuran-ı Kerim’de bahsi geçen sıra dışı olayların çoğunlukla fizik, biyoloji vs. yasaları çerçevesinde gerçekleşmediği yönündedir. Kaldı ki sünnetullah’tan bahseden ayetler bağlam içinde incelendiğinde bunların aslında evren yasalarıyla alakası olmadığı görülecektir.

Dini tecrübe konusuna dönecek olursak, Kuran’da bizlere ibret olarak sunulan sıradan insanların tecrübe ettikleri, onları Allah’ın kudreti karşısında aciz bırakan bazı mucizevî olaylar, pek çok dini tecrübe örnekleri vardır.  Yazının ilerleyen kısımlarında bunlara değinmeye çalışacağım.  Kur’an’a göre kişinin yaşadığı tecrübenin iki ana çatı altında toplanmasından söz edilebilir: Rahmanî ve Şeytanî.  

En’am Suresi şöyle der:
“İşte böyle, biz peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine lafın yaldızlısını fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Bırak onları, düzdükleri iftiralarla baş başa kalsınlar”[4].

Şeytanlar kendi evliyasına/dost ve destekçilerine sizinle mücadele etmeleri için elbette ki vahiy gönderirler. O şeytan evliyasına boyun eğerseniz kesinlikle müşrikler oldunuz demektir”[5].

Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı üzere, Kur’an’a göre sadece Allah değil, (elbette yine Allah’ın izni dâhilinde) şeytan da insanları kandırmak ve yoldan çıkarmak için vahiy gönderebilir/ ilham edebilir, lafın yaldızlısını fısıldayabilir ve dini tecrübe yaşadığını ve doğru yol üzere olduğunu zanneden bir kişi aslında bu vesile ile hepten yoldan çıkarılabilir. Elbette şeytanın ihlâslı kullar üzerinde bir sultası olmadığından[6] bu durum bir vesile olmaktan öteye geçemez. Bu bağlamda, ayetlere göre dini tecrübe Allah’ın sevdiği kullarına bir lütfu ve rehberliği olabileceği gibi yaşayan kişinin sapmasına vesile olan bir olay, bir imtihan aracı yahut bir uyarı aracı olarak da karşımıza çıkabilir. Şimdi ayetlerde bulunan dini tecrübe örneklerini inceleyerek, bu çıkarımlarımızı delillerle destekleyelim.

Vahiy/ İlham Tecrübesi
İslam dininde vahiy, fısıldama ve gizli konuşma anlamlarına gelir. Allah insanlardan kendi elçilerini seçer ve sözlerini onların aracılığı ile insanlara duyurur. O sözler vahiy meleği tarafından getirilir. Onun gelişini o elçiden başkası görmez ve konuşmasını ondan başkası duymaz. Bu konuşma insanlardan gizli olduğu için adına vahiy denir.[7]

Biz, sıradan insanlar, eğer vahyi getiren kişi hayatta ise onun karakterini, ahlâkını, akıl ve ruh sağlığını sınayarak ama daha da önemlisi bu tecrübelerin güvenilirliğini kendisinin vahiy aldığını iddia eden kişinin getirdiği mesajları sorgulamak suretiyle test eder, tanık oluruz. Nitekim tarih boyunca binlerce insan vahiy aldığı iddiasında bulunmuştur. Buradaki ölçüt, bu insanların getirdikleri mesajların doğruluğunu, tutarlılığını, akılla ne denli örtüştüğünü içimizdeki ayetlerle, vicdanımızla karşılaştırarak sorgulamak olmalıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, Semud halkına peygamber olarak gönderilen Hz. Salih ilgili olarak Semud’un müminleri şöyle derler:

“Toplumunun kibre saplanmış kodamanları, içlerinden inanıp da baskı altında tutularak ezilenlere şöyle dediler: "Siz Sâlih'in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?" Onlar: "Onun aracılığıyla gönderilene gerçekten inanıyoruz." dediler.”[8]

Bu ayette müminler Salih’in gerçek bir peygamber olduğunu onun getirdiği mesajdan, onun aracılığıyla gönderilenden anladıklarını söylüyorlar. Bu durumda, bir insanın peygamberlik iddiasında bulunan şahsın Allah’ın elçisi olup olmadığını anlamasının en temel yolu, onun getirdiği mesajı inceleyip, sorgulaması ve sonra karara varmasıdır. Aksi takdirde, dünyadaki herkes içinde doğduğu ülkenin dinine, körü körüne bağlanması kaçınılmaz olur, Allah katındaki tek din olan İslam’ı seçmeyenlerin cezayı hak etmesi de mantıksız olurdu. 

            Ayetlere göre Hz. Muhammed’in yaşadığı vahiy tecrübesi gerek bizzat vahyi alan kişi yani kendisi tarafından, gerekse onun çevresinde bulunan yakınları tarafından test edilmiş, güvenilirliği sorgulanmıştır. Kur’an’da bununla ilgili pek çok ayet vardır. 

“Yemin olsun inip çıktığı zaman yıldıza/ süzülüp aktığı zaman Ülker Yıldızı'na ki arkadaşınız ne saptı ne de azdı. O; kuruntudan, keyfinden konuşmuyor. İndirilmiş bir vahiyden başkası değildir o.”[9]

“De ki: "Size, bir tek şey öğütleyeceğim: Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın, sonra da iyice düşünün!" Arkadaşınızda cinnetten eser yok! O, şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kişiden başkası değil.”[10]

“Ve arkadaşınız bir cin çarpmış değildir. Yemin olsun ki, onu apaçık ufukta gördü.”[11]

Bu ve bunun gibi ayetlerden Hz. Muhammed’in çevresindeki arkadaşlarının vahyi ve dolayısıyla arkadaşlarının peygamberliğinin gerçek olup olmadığını sorguladıklarını, körü körüne kabul etmediklerini anlıyoruz. 

Yine ayetlerde, Hz. Muhammed’in kendisinin de bizzat kendi durumunu sorguladığını, deneyimi bizzat yaşayan kişi de olsa körü körüne kendi peygamberliğine inanmadığını gösteren ifadelere rastlıyoruz:

“Emin ol ki, sen bu Kur'an'a Hakîm ve Alîm bir kudret tarafından muhatap kılınıyorsun.”[12]

“Yemin olsun o hikmetlerle dolu Kur'an'a ki, Hiç kuşkusuz, sen, gönderilen elçilerdensin; Dosdoğru bir yol üzerindesin. Azîz ve Rahîm'in indirdiği üzeresin.” [13]

Bu durumda dini tecrübe ile ilgili en temel güvenilirlik ölçütü, Kur’an-ı Kerim ayetlerin de işaret ettiği üzere onu sorgulamak, test etmek, süzgeçten geçirmek körü körüne kabul etmemek olmalıdır. Kur’an’ın bize bu konu ile ilgili verdiği en önemli ve öncelikli mesaj budur.

Vahiy tecrübesini diğer dini tecrübelerden ayıran en önemli özellik daha sonraki tecrübelerin doğruluğunun anlaşılması açısından en temel ölçütün bizzat vahyin kendisi olmasıdır. Bu bağlamda kişi öncelikli olarak vahyin sahihliğini sorgulayacak, evrendeki ve öz benliğinin içindeki ayetlerle ne derece örtüştüğü konusunda rasyonel çıkarımlarda bulunacak sonra tam bir inançla tatmin olduktan sonra yaşanan dini tecrübeleri bu temel ölçüt çerçevesinde değerlendirmeye tabi tutacaktır.

Son olarak, aksini iddia etmek Hz. Muhammed’in nebilerin sonuncusu olduğu ve Kur’an-ı Kerim’in de kıyamete kadar geçerli olan tek kutsal kitap olduğu iddiası ile çelişeceğinden, bu tecrübe türü bir müslüman için Hz. Muhammed’le birlikte sona ermiştir. Bu bağlamda, bu dini tecrübe türünün günümüzde bizler açısından hiçbir deneyimlenebilirliğinin kalmadığını söylemek mantıklı gözükmektedir.

Yalnız şunu da eklemek gerekir ki vahiy ilham anlamına da gelir. Çünkü ilham, Allah'ın insanın içine doğurduğu şeye denir. O da vahiy gibi gizlidir. Kur'an-ı Kerim'de vahiy kelimesi her iki anlamda da kullanılmıştır. Ancak vahiy denince ilk anlaşılan, Allah'ın emirlerinin elçilerin ulaşmasıdır. İlham ise kişiseldir, kimseyi bağlamaz. Müslüman yahut gayri Müslim herkes ilham alabilir.[14] Kur’an ayetlerinde peygamberler harici bazı kimseleri de Allah’ın zaman zaman bilgilendirebildiğini görüyoruz. Bunlara örnek olarak İsa peygamberin çevresindeki havarilere Allah ve resulüne iman etmelerinin vahy edilmesini (ilham edilmesini),[15] Hz. Musa’nın annesine onu sandığa koyup ırmağa bırakmasının vahyedilmesini[16] verebiliriz. Elbette bu tarz ilhamların dini alanda bilgi vermeye yönelik ilhamlar olmadığı açık ve nettir. Ayetlere göre dini konulardaki bilgiyi ancak ve ancak peygamberler Allah’ın vahyini insanlara tebliğ etmek suretiyle verebilir, peygamberler harici kimselerin böyle bir şey yapma yetkisi olduğunu belirten bir ayet bulunmadığı gibi En’am Suresi’nde şeytanların da vahiy gönderebildiğine dair bilgi verilerek insanlar bu hususta uyarılmıştır:

“…Şeytanlar kendi dost ve destekçilerine (evliya) sizinle mücadele etmeleri için elbette ki vahiy gönderirler. O şeytan evliyasına boyun eğerseniz kesinlikle müşrikler oldunuz demektir.”[17]

            Bu sebeplerden ötürüdür ki bu tarz ilham / vahiy yoluyla edinilen bilgi ve beraberinde getirdiği sorumluluk kişinin sadece kendisini bağlar; zaten kelâmcılar da bu yolla edinilen bilgi üzerine genel hükümler kurmanın yanlış olduğunu önemle belirtmişlerdir.

Kerâmet ve İstidrac

Kerâmet sözlükte kerîm olmak, değerli olmak anlamına gelir.[18] Allah insanı değerli (kerâmetli) yarattığını ve birçok şeyi onun emrine verdiğini şu ayetlerle açıklamıştır[19]:

Yemin olsun, biz, âdemoğullarını onur ve üstünlükle donattık (çok kerametli kıldık) onları karada ve denizde binitlerle yükledik. Onları, güzel ve temiz rızıklarla besledik. Ve onları, yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.[20]

Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere, boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, (en kerim olanınız) sakınılması gereken şeylerden en çok sakınanınızdır. Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.[21]

Ayetlerden açıkça görülebileceği gibi insanların en kerim, kerametli olanı takva bakımından üstün olandır. Lakin elimizde bir takva ölçer olamayacağı ve kalplerin özünü en iyi bilen Allah olduğu için, kimin takvaca üstün olduğunun bilgisi sadece Allah’tadır. Nitekim Tevbe Suresi 101. ayette Hz. Muhammed’in bile kimlerin münafık olduğunu bilemeyeceği vurgulanmaktadır. Bir insanın görünürde takvalı olması gerçekte öyle olduğu anlamına gelmez. Takva konusunda bir beşerin tek yapabileceği, ölçüt olarak hak ve batılı ayıran Furkan’ın sunduğu delilleri kabul edip bir insanın takvalı olup olmadığı hakkında bir tahmin yürütmesi olabilir.  Bunun dışında gerçekte kimin ne olduğunun bilgisi sadece Allah’tadır.

Her ne kadar Kur’an’da keramet kelimesi bu şekilde kullanılmış olsa da, kerâmet deyince yukarıda anlatılanlar değil, olağanüstü şeyler kastedilir. Bunlara bir elçide görülürse adına mucize, velide görülürse kerâmet denir.[22] Kur’an’da peygamberlerin pek çok mucizesine örnekler bulunmakla ilgili, peygamber olmayan insanların da dâhil olduğu sıra dışı, olağanüstü gibi gözüken bir takım olayların örneği vardır.  

Kur’an- Kerim’de bulunan en ilginç dini tecrübe örneklerinden birisi Hz. Musa’nın kavminin yaşadığı dini tecrübedir. Bu tecrübe onu yaşayanların yoldan nasıl saptıklarını gözler önüne seren bir ibret olması niteliğiyle her dini tecrübeye aldanmamanın, onu rasyonel bir yol izleyerek gerçek/ hak olduğuna kanaat getirilmiş olan vahyin süzgecinden geçirmeden kabul etmemenin önemini bir kez daha vurgulamaktadır.

“Mûsa'nın kavmi, onun Allah'la konuşmaya gidişinden sonra, süs eşyalarından oluşmuş, böğürebilen bir buzağı heykelini ilah edinmişti. Görmediler mi ki, o onlarla ne konuşabiliyor ne de kendilerine yol gösterebiliyor? Onu benimsediler ve zalimler haline geldiler.”[23]

Bu olayın detayları TaHa Suresi’nde verilmiştir:

“Buyurdu: ‘Biz senden sonra toplumunu tam bir biçimde imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı.’ Bunun üzerine Mûsa, öfkeli ve ümidi kırık bir halde kavmine döndü. Dedi: ‘Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Süre mi size uzun geldi yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze ters davrandınız?’ Dediler ki: ‘Biz sana kendi irademizle karşı çıkmadık. Olay şu: Bize o topluluğun süs eşyalarından bazıları yükletilmişti, onları kaldırıp attık; aynı şekilde Sâmirî de attı.’ Sâmirî onlar için, böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: ‘Bu, hem sizin hem de Mûsa'nın tanrısıdır. Ama Mûsa unuttu.’ Görmüyorlar mı ki; o buzağı onlara bir sözü geri çeviremiyor; kendilerine bir zarar veremiyor, bir yarar sağlayamıyor.”[24]

Ayetlerde bahsi geçen heykelin sıradan bir heykel olmaması, “böğürmesi olan” bir heykel olması dikkat çekicidir. İsrailoğullarını cezbeden ve heykele tanrısallık atfederek Allah’a ortak koşmalarına neden olan şey, çok büyük ihtimalle, onun sıradan bir heykelde bulunmayan, böğürebilme özelliğidir. Oysa Allah, ayette de açıkça belirtildiği üzere, bu olayı onlar için bir imtihan aracı yapmıştır. Bu ayetten çıkarılması gereken en önemli sonuç, “o an için” paranormal gözüken ya da gerçekten paranormal olan olayların cereyan etmesinin bunlara yahut bu özellikleri sergileyenlere tanrısallık, kutsallık, seçilmişlik atfetmekle sonuçlanmaması gerektiğidir. Tecrübe edilenler gerçek de olsa, hem yaşamın son saniyesinde kadar imtihanın devam ettiği, hem de Allah’ın izni olmadan bir yaprağın bile düşmediği realitesi unutulmamalıdır. Ayrıca bundan iki yüz yıl önce olağanüstü kabul edilebilen bazı olaylar, bugün bilimsel yollarla da açıklanabilen olaylar haline gelmiştir. Kaldı ki böyle olmasa bile yine o sıra dışı olayı gerçekleştirenin Allah olduğu bilinmeli ve övgü kullara değil, Allah’ın zatına, kudretine yapılmalı, herhangi bir kula kutsallık da atfedilmemelidir.

Kelâm kitaplarında “kafir ve fasık kişilerden zuhur eden harika hadiseler”i tanımlamak için kullanılan “istidrac” ifadesi ayette bahsi geçen olaydakine benzer bir duruma işaret etse gerektir.[25] 

Şu asla unutulmamalıdır ki eğer dini tecrübe yaşadığını iddia eden şahısta patolojik bir rahatsızlık yok ise yani onun bu yaşadığı dini tecrübe gerçek ise yine de bir imtihan söz konusu olabilir. Onu nasıl anlamlandırdığımız da en az yaşanan tecrübe kadar önemlidir.

Örneğin şahit oldukları bu sıra dışı olay karşısında İsrailoğulları illa ki sapmak zorunda değildi. Nitekim ayette[26] toplumun Hz. Musa’ya verdiği cevapta geçen “Samiri onlar için heykel çıkardı” ifadesinden toplumdaki istisnasız herkesin Samiri’nin sözlerine uymadığını, bir kısmının da buzağı heykelinin böğürmesine şahit olmasına rağmen onu ilah edinmediğini anlıyoruz. İsrailoğulları eğer yaşadıkları tecrübeyi, yanlarında bulunan peygamberleri Hz. Musa ve Hz. Harun’un kendilerine tebliğ ettiklerinin süzgecinden geçirmiş olsalardı böğüren buzağı heykelinin “Musa’nın da tanrısı, kendilerinin de tanrısı” olmadığını, bu sıra dışı esrarengiz olayla Allah’ın kendilerini imtihan ettiğini anlayacaklardı. Onlar Samiri’nin onlara böğüren buzağı heykeli ile birlikte sunduğu “Bu böğüren buzağı heykeli hem sizin hem de Mûsa'nın tanrısıdır” hatalı önermesini kabul etmek yerine, şahit oldukları realiteyi peygamberlerinin tebliğ ettiklerinin süzgecinden geçirselerdi bu hatayı yapmayacaklardı.

Kur’an-ı Kerim’de keramet konusuna işaret eden bir diğer ayet Hz. Süleyman ve beraberindeki müşavirlerinin yaşadığı bir tecrübedir:

“Süleyman, kurmaylarına dedi ki: ‘Onlar teslim olup huzuruma gelmeden önce, o kadının tahtını hanginiz bana getirebilir?’ Cinlerden bir ifrit şöyle dedi: ‘Sen daha makamından kalkmadan, onu sana getirebilirim. Ben bunu yapacak güçteyim ve gerçekten güvenilir biriyim.’ Kendinde Kitap'tan bir ilim olan kişi de şöyle dedi: ‘Ben onu sana, gözünü açıp yumuncaya kadar getiririm.’ Derken Süleyman, tahtı, yanında kurulmuş görünce şöyle konuştu: ‘Rabbimin lütfundandır bu. Şükür mü edeceğim, nankörlük mü diye beni denemek istiyor. Esasında, şükreden, kendisi lehine şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki, Rabbim Ganî'dir, cömerttir.’"[27]

Ayetlerden anlaşılacağı üzere melikenin tahtını Hz. Süleyman’a getirebileceğini söyleyen iki kişi bulunmaktadır. Bunlardan biri cinlerden bir ifrit, diğeri ise kendisine Allah tarafından ilim verilen bir kişidir. Cinlerin,  ayetlerde bahsedilen insandan farklı vücut yapısına sahip olmaları yani dumansız ateşten yaratılmış olmaları dolayısıyla bu tarz eylemler gerçekleştirebildikleri düşünülebilir. Allah’ın ilmini ‘keşfeden’ ya da daha doğru bir ifadeyle “kendisine ilimden pay verilen” bir kimse ise, ölümcül hastalıklara çare bulabilir, elektronlar vasıtasıyla enerji transfer edip elektriği elde edebilir yahut moleküler ışınlama yapabilir. Burada mühim olan nokta, yukarıda ele aldığımız TaHa Suresi’ndeki ayetleri göz önünde bulundurarak, bu özellikleri sergileyen insanlara tanrısallık, seçilmişlik, kutsallık atfetmemektir. Ayette bahsi geçen kimseler arasında Allah’ın resulü olması itibariyle örnek alınabilecek tek kişinin Hz. Süleyman olduğu düşünülürse, onun bu durum karşısındaki tavrını örnek almak yerinde olacaktır. Nitekim Hz. Süleyman bu olayın neticesinde, olayı gerçekleştiren ilim sahibini kutsamayıp, “Rabbimin lütfundandır bu” yorumunda bulunarak şükürlerini yalnızca Allah’a sunmuştur.

Keramet tarzı gözlemsel yönü olan olağanüstü olaylara işaret eden diğer ayet, Hz. Meryem’in yaşadığı dini tecrübelerle alakalıdır. 

“Allah, onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi besleyip büyüttü. Onu, Zekeriyya'nın korumasına verdi. Zekeriyya, mihrapta onun yanına her girdiğinde, orada bir rızık bulur ve sorardı: ‘Meryem, bu sana nereden?" Meryem de "Bu, Allah katındandır; çünkü Allah dilediğini hesapsızca rızıklandırır.’ derdi.”[28]

Bilindiği üzere Hz. Meryem, “âlemlerin kadınları üstüne yüceltilmiş”[29] olduğu ayetlerde vurgulanan ve başta eşeysiz üreme yoluyla Hz. İsa’yı doğurmak olmak üzere pek çok mucizeye şahit olmuş bir kişiliktir. Bu ayette de yine onun yaşadığı olağanüstü, kendi dışında gelişen, ontolojik yönü ağır basan bir dini tecrübe söz konusudur.

Son olarak, aşağıdaki dini tecrübe de ahiretteki yeniden yaratılışla ilgili şüpheleri olan yani aslında dolaylı olarak Allah’ın kudreti ile ilgili şüpheleri olan biri tarafından yaşanmıştır. Dini tecrübe yaşayan herkesi Allah dostu, veli, Allah’ın seçkin kulu vs. şeklinde yaftalama yanılgısına düşmeme açısından Hz. Meryem yahut Hz. Süleyman gibi seçkin kulların yaşadıkları dini tecrübelerin benzerlerini Allah’ın yahut ahiretin varlığı konusunda şüpheleri olan insanların bile yaşayabileceklerini kavramamız önemlidir. Aşağıdaki ayetler bu duruma güzel bir örnektir: 

Ya şu kişi gibisini görmedin mi? Çatıları çökmüş, duvarları-damları yere inmiş bir kente uğramıştı da şöyle demişti: "Allah şurayı ölümünden sonra nasıl hayata kavuşturacak?" Bunun üzerine Allah, o kişiyi yüz yıllık bir süre için öldürmüş, sonra diriltmişti. "Ne kadar bekledin?" demişti. "Bir gün veya günün bir kısmı kadar bekledim." dedi. "Hayır, dedi, aksine sen, yüz yıl kaldın. Yiyeceğine, içeceğine bak! Henüz bozulmamış. Eşeğine bak! Seni insanlara bir ibret yapalım diyedir bu. Kemiklere bak, nasıl yerli yerince düzenliyoruz onları ve sonra et giydiriyoruz onlara." İş kendisi için açıklık kazanınca şöyle dedi o: "Allah'ın her şeye kadir olduğunu biliyorum."[30]

İlahî Cevap Tecrübesi (Meûnet)
Hz. İbrahim’in Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istemesi ve Hz. İsa’nın havarilerinin Allah’tan kendilerine gökten bir sofra indirmelerini istemeleri benzer tarzda bir dini tecrübeye işaret etmektedir. Her iki olayda da mutmain olma isteği ve bunun için Allah’tan dilekte bulunma durumu söz konusudur. Konuyla ilgili ayetler şöyledir:

Hani, İbrahim de şöyle yakarmıştı: "Rabbim, göster bana, nasıl diriltiyorsun ölüleri?" "İnanmadın mı?" diye sordu. "İnandım, dedi, ancak kalbimin tatmin olması için ..." Allah dedi ki: "Kuşlardan dört tane al, onları kendine ısındırıp alıştır. Sonra her dağın üstüne onlardan bir parça koy. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.[31]
 
“Havariler demişlerdi ki: ‘Ey Meryem'in oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?’ İsa dedi ki: ‘Eğer müminlerseniz Allah'tan sakının!’ Dediler: ‘İstiyoruz ki ondan yiyelim, gönüllerimiz tatmin bulsun, senin bize doğruyu söylediğini bilelim ve buna tanıklık edenlerden olalım!’ Meryem oğlu İsa şöyle yakardı: ‘Allahım, ey Rabbimiz! Üzerimize gökten bir sofra indir de bizim hem öncekilerimize hem sonrakilerimize bir bayram olsun, senden bir mucize olsun. Rızıklandır bizi! Rızık verenlerin en hayırlısı sensin!’ Allah dedi ki: ‘Ben onu üzerinize indireceğim. Ama bundan sonra küfre sapanınıza öyle bir azapla azap edeceğim ki, âlemlerden hiç kimseye böyle bir azap yapmamışım.’" [32]

Bu ayetlerde işaret edilen, Hz. İbrahim ve havariler tarafından yaşanan dini tecrübenin ortak özelliği kuldan gelen bir talep sonrasında, isteğin kabul olunarak gerçekleştirilmiş olmasıdır. Her iki örnek de çok mucizevî, olağanüstü durumlar içerdiğinden deneyimi yaşayan şahısların bu tecrübe hakkında şüphe duyması ve olanları tesadüflerle açıklamaya kalkmaları zalimlik olacaktır. Bu sebepten olmalıdır ki, Allah havarilere yaşadıkları tecrübe sonrasında içlerinden hâlâ küfre sapan olursa onu en ağır şekilde cezalandıracağı vaadinde bulunmuştur. Demek ki Allah’ın kullara lütfu olan dini tecrübeler, büyük sorumlulukları da beraberinde getirir ve aynı zamanda bir sınanma aracı da olabilirler. Nitekim Hz. İbrahim de başta oğlu (İsmail) aracılığıyla olmak üzere büyük sınamalara tabi tutulmuş bir peygamberdir. 

Meûnet tarzında dini tecrübeye işaret ettiğini düşündüğümüz bir diğer ayet, Hz. Muhammed ile ilgilidir. Tahrim Suresi 3. ayet, her ne kadar genellikle Kur’an dışı vahye delil olarak sunulan ayetlerden biri olsa da, biz bu ayetin Hz. Peygamber’in yaşadığı bir ‘İlahî cevap tecrübesi’ ile bağlantısı olduğunu düşünmekteyiz.

 “Hani, Peygamber, eşlerinden birine bir sözü gizlice söylemişti. Sonra eşi bu sözü duyurup Allah da onu Peygamber'e bildirince, Peygamber sözün bir kısmını açıklamış, bir kısmından vazgeçmişti. Peygamber, sözü eşine bildirdiğinde o: "Bunu sana kim haber verdi?" demişti. Peygamber de: "O her şeyi bilen, her şeyden haberi olan bana bildirdi." diye cevaplamıştı.”[33]

Mali olarak çok sıkışık bir anımızda, alacaklıların kapımıza dayanmasına dakikalar kala, seneler önce borç verip unuttuğumuz arkadaşımız geciktiği için özür dileyerek bizden aldığı borcu geri ödese ve getirdiği miktar da tam bizim borcumuzun karşılığı olsa, bunun Allah’ın bir lütfu olduğunu düşünür, hatta bunu dini bir tecrübe olarak değerlendirip, şükreder, “Seni bana Allah gönderdi” deriz. Bu olaydaki her şey aslında olağandır. Olağan olmayan tek şey, doğru parametrelerin doğru zamanda devreye girmiş olmasıdır. Biliriz ki, her şeyin bu kadar güzel denk gelmesi ve zamanlamanın işlerimizi mükemmel bir şekilde yoluna koyacak kadar harika olması bir tesadüfün eseri değil, bizim dışımızda, bizi koruyan, gözeten, bize yardım eden ve her şeyden haberdar olan güçle, Allah ile alakalıdır. Burada yaşadığımız tecrübe aslında hissi olmaktan ziyade, evrenin oluşumundaki ince ayara işaret eden bulgulara bakıp, onun tesadüfler sonucunda oluşamayacağı kanaatine varmamıza benzer bir şekilde rasyonel delillere dayalıdır. Bize göre, Tahrim Suresi 3. ayetin de böyle bir olaya işaret ediyor olması mümkündür. Her şeyden haberdar olan Allah, elçisinin özel hayatıyla ilgili bir meselede de doğru parametreleri doğru zamanda bir araya getirerek, bir takım sırların ortaya çıkmasını sağlamış olabilir. Bu ayet, bu bakış açısından ele alındığında, algısal ve olgusal yani ontolojik yönü ağır basan bir tecrübeye işaret etmektedir.

Rüyalar

Ayetlerde göze çarpan bir diğer dini tecrübe türü rüyalardır. Bilindiği üzere, Hz. İbrahim Allah’tan kalbinin yatışması için büyük bir mucize istemiş, Rabbi de bunu gerçekleştirmiştir. Meûnet başlığı altında da örneklerini sunduğumuz üzere, tesadüfe ihtimal tanımayan büyük dini tecrübeler büyük sorumlulukları ve sınanmaları da beraberinde getirebilir. Nitekim Allah Hz. İbrahim’i yine bir dini tecrübe aracılığıyla sınamıştır. Bu kez yaşanan dini tecrübe türü rüyadır:

“Bunun üzerine biz, İbrahim'e yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik. Çocuk onunla birlikte koşacak yaşa gelince, İbrahim dedi: ‘Yavrucuğum, uykuda/düşte görüyorum ki ben seni boğazlıyorum. Bak bakalım sen ne görürsün/sen ne dersin?’ ‘Babacığım, dedi, emrolduğun şeyi yap! Allah dilerse beni sabredenlerden bulacaksın.’ Böylece ikisi de teslim olup İbrahim onu şakağı üzerine yatırınca, Biz şöyle seslendik: ‘Ey İbrahim!’ ‘Sen rüyayı gerçekleştirdin. İşte biz, güzel düşünüp güzel davrananları böyle ödüllendiririz.’ ‘Bu, hiç kuşkusuz apaçık imtihanın ta kendisiydi.’”[34]

Rüyada Hz. İbrahim oğlunu kurban etmekle emrolunmuş ve bu vasıtayla sınanmıştır. Şüphesiz, bu ayetler rüyaların hem bir dini tecrübe türü hem de sınanma aracı olabileceğine işaret etmektedir. Elbette ki sıradan bir insanın buradan varması gereken sonuç, rüyasında gördüğü her şeyi Rahmani olarak yorumlayıp, uygulamaya geçirmesi değildir.   Hz. İbrahim’in rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmesi ve bunu gerçekleştirmeye yeltenip, Allah tarafından takdir görmesine eleştiri getirilebilir. Nitekim normal şartlar altında sıradan bir bireyin her ne sebep ileri sürerek olursa olsun, rüyasında gördü, cinnet geçirdi yahut bir dini tecrübe yaşadı / yaşadığını sandı diye evladını öldürmesi evrensel ahlâk ilkeleri sınırlarında ele alınamaz. Buradaki rüya deneyimi, İbrahim peygamberin çok geç yaşta çocuk sahibi olmasından, mutmain olmak için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini dilemesine uzanan “dini tecrübe zinciri”yle bağlantılı bir durum olabilir. Hz. İbrahim’in Allah’ın kuşları dirilttiği gibi oğlunu da hemen yeniden dirilteceği konusunda tam bir şekilde tatmin olmuş olması ve bunun sınaması olarak da rüya görmesi ilişkilendirilebilir ve bu açıdan bakıldığında biz sıradan insanları kapsamaz. Onun bu yaşadıklarının ne kadar dindar olursa olsun sıradan bir insan tarafından taklit edilerek uygulanması, görülen her rüyanın bu şekilde gerçekleştirmeye kalkılması faciaya neden olacağı gibi, İslâm’ın masum bir insanın canını almanın tüm insanlığı öldürmeye eşdeğer olduğu ilkesiyle de çelişki arz edeceğini unutmamak gerekir. O yüzden bu olay, bizlere, rüyaların dini tecrübe olabileceğini göstermekle birlikte, bazı deneyimlerin sırf peygamberlere has olduğuna da işaret etmektedir.

Rüya tecrübesine işaret eden bir diğer ayet Hz. Yusuf’la ilgilidir:
“Bir vakit Yûsuf babasına şöyle demişti: ‘Babacığım, ben rüyada on bir yıldızla, Güneş'i ve Ay'ı gördüm; onları bana secde ediyorlar gördüm.’ ‘Yavrucuğum,’ dedi, ‘rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra sana bir oyun oynarlar. Hiç kuşkusuz şeytan, insan için açık bir düşmandır.’ İşte böyle! Rabbin seni seçip yüceltecek, olayların ve sözlerin tevilinden, sana bir şeyler öğretecek, hem senin hem Yakub soyunun üzerinde nimetini tamamlayacaktır. Tıpkı bundan önce ataların İbrahim ve İshak üzerine o nimeti tamamladığı gibi. Şu kesin ki, senin Rabbin Alîm'dir, Hakîm'dir.” [35]

            Hz. Yusuf’un rüyasının gerçekleştiğini Yusuf Suresi 100. ayetten öğrenmekteyiz. Fakat yine buradan yola çıkarak bu rüyanın türünün Hz. İbrahim’in rüyasından farklı olduğunu da görüyoruz. Ayetlerden anlaşılacağı üzere, Hz. İbrahim rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmüş ve bunu gerçekleştirmişti. Hz. Yusuf’un rüyası ise daha sembolik ve tevil edilmek suretiyle açıklığa kavuşan, anlam kazanan bir rüyadır. Bu durumda bir dini tecrübe türü olan bazı rüyalar, kimi zaman doğrudan, kimi zamansa sembolik yolla mesajlar verebilmektedir denilebilir. 

            Ayetlerde peygamber olmayan sıradan bazı insanların rüyalarına ve bunların gerçekleştiğine de atıflar vardır. Bunlara örnek olarak Hz. Yusuf’un zindan arkadaşlarının ve ülkenin kralının rüyalarını gösterebiliriz. Bu rüyalar, Hz. Yusuf tarafından tevil edilmiş ve o suretle bir dini tecrübe niteliği kazanmıştır.

SONUÇ:  
Din psikolojisinde dini tecrübe herhangi bir dine mensup bir inanırın yaşadığı sıradışı, mucizevi boyutu olan olaydır. Dini tecrübeyi bir Hıristiyan da yaşayabilir, bir Hindu da, bir Müslüman da, Kur'an ayetinde belirtildiği gibi inançsız birisi de... Eğer bir insanın dini tecrübe, sıra dışı bir olay/ keramet yaşaması %100 doğru yolda olduğu anlamına gelseydi, o zaman çoktanrılı bir Hindu'nun bunu yaşamaması, sadece müslümanların yaşaması gerekirdi. O sebeple dini tecrübe yaşayan kişinin tecrübesi SADECE kendisi bağlamalıdır ve dini inançlar dini tecrübe gibi kaygan bir zemin üzerine değil, Allah kelamı üzerine oturtulmalıdır. Çünkü dini tecrübenin amacı, ayetlerde de gördüğümüz üzere, İMTİHAN da olabilir. 

Sufiler'in yaşadığı dini tecrübeye verilen isim "mistik tecrübedir". Mistik tecrübe bir haldir ve kendiliğinden olan bir hal değil, belirli uygulamalar, riyazet çalışmaları sonucunda beyni teta frekansına sokmakla meydana gelen bir haldir. Kur'an'da mistik tecrübeye bir örnek bulunmamaktadır. Çeşitli sanrılandırıcı maddeler kullanarak ya da belirli riyazet çalışmalarıyla  mistik tecrübe yani "vahdet deneyimi" yaşanabilir. Çünkü mistik tecrübe "değiştirilmiş bir bilinç hali"nin sonucudur. Bu başlı başına başına başka bir yazının konusu olabilecek kapsamdadır.

Umulur ki insanlar, şeyhlerin, şıhların peşinden gitmeden evvel kendisine gelen vahyin gerçekliğini / doğruluğunu sorgulayan bir peygamberin ümmetinden olduklarını ve ayetlere göre, dini tecrübenin sadece deneyimleyen kişinin kendisini bağladığını hatırlasınlar...

Selam, sevgi

 




[1] Caner Taslaman, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı
[2] Kuran-ı Kerim, İsra Suresi, 17/101.
[3] Kuran-ı Kerim, Fatır Suresi 43
[4] Kur’an-ı Kerim, En’am Suresi, 6/ 112.
[5] Kur’an-ı Kerim, En’am Suresi, 6/ 121.
[6] Kur’an-ı Kerim, Sebe Suresi (34/ 20-21), Nahl Suresi (16/99), İbrahim Suresi (14/22), İsra Suresi (17/65).
[7] Abdülaziz Bayındır, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, s.99
[8] Kur’an-ı Kerim, A’raf Suresi, 7/ 75.
[9] Kur’an-ı Kerim, Necm Suresi,  53/ 1-4.
[10] Kur’an-ı Kerim, Sebe Suresi, 34/ 46.
[11] Kur’an-ı Kerim, Tekvir Suresi, 81/ 22-23.
[12]Kur’an-ı Kerim, Neml Suresi, 27/ 6.
[13]Kur’an-ı Kerim, Yasin Suresi, 36/ 1-5.
[14] Abdülaziz Bayındır, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, s.99
[15] Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi, 5/111.
[16] Kur’an-ı Kerim, TaHa Suresi, 20/38-39.
[17] Kur’an-ı Kerim, En’am Suresi, 6/ 121.
[18] Mütercim Asım, Kamus Tercümesi, c.IV, s.464,465. Firuzabâdî, Kamus Tercümesi, Mütercim Asım, Bahriye Matbaası 1305.
[19] Abdülaziz Bayındır, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, s.104.
[20] Kur’an-ı Kerim, İsra Suresi, 17/ 70.
[21] Kur’an-ı Kerim, Hucurat Suresi, 49/13.
[22] Abdülaziz Bayındır, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, s. 105.
[23] Kur’an-ı Kerim, A’raf Suresi, 7/148.
[24] Kur’an-ı Kerim, TaHA Suresi, 20/ 85-89.
[25] Taftazani, nakleden Yaran, Dini Tecrübe ve Meûnet, s. 42.
[26] Kur’an-ı Kerim, Ta-Ha Suresi, 20/ 88.
[27] Kur’an-ı Kerim, Neml Suresi, 27/ 38-40.
[28] Kur’an-ı Kerim, Ali İmran Suresi, 3/ 37.
[29] Kur’an-ı Kerim, Ali İmran Suresi, 3/42.
[30] Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 2/ 259.
[31] Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 2/ 260.
[32] Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi, 5/112-115.                                                                                                                         
[33] Kur’an-ı Kerim, Tahrim Suresi, 66/ 3.
[34] Kur’an-ı Kerim, Saffat Suresi, 37/ 101-106.
[35] Kur’an-ı Kerim, Yusuf Suresi, 12/ 4-6.