16 Şubat 2015 Pazartesi

ÖZGECAN ASLAN, ÖNYARGILAR VE KÖTÜLÜK PROBLEMİ



Bugün girdiğim bir dükkanda televizyon açıktı. Gündeme damgasını vuran, canları acıtan, yürekleri kanatan, Özgecan Aslan cinayeti ile ilgili bir haber vardı. Bu olayla ilgili herhangi birşeye rastladığımda kayıtsız kalmak, iki laf etmeden durmak gelmiyor içimden, sustuğumda öfkem katlanıyor, canımı acıtıyor. Dükkan sahibi beyefendi de aynı ihtiyaçta olacaktı ki, biraz konuştuk, canilere beddua okuduk. Özgecan için Allah’tan rahmet diledik. O esnada bir müşteri girdi dükkana. O da aynı bizim gibi hacet giderme arzusuyla birşeyler söylemek istedi ve dedi ki “O katil var ya o katil, o kıza elini kaldırdığı anda Allah onu çarpacaktı, böyle gök yarılacak ve üstüne düşecekti...”

Özgecan için çok üzgün olan bu “sitemkar” genç adam, kötülük problemi üzerine, daha evvel bu problemle ilgili bloguma yazı yazmış olmama rağmen, bir kez daha yazma ihtiyacını hissettirdi. Yazının ilerleyen kısmı “Tanrı ve kötülük ilişkisi” ile ilintili olacak.

Lakin, o konuya geçmeden evvel konu ile ilgili kusmak istediğim bir şey daha var. Bu da bu olayı takip ederken, gazete yorumlarında, twitter’da, orada burada denk geldiğim , çok müslüman (!) geçinen birtakım cahil, kendini bilmezlerin, hiç tanımadıkları pırıl pırıl bir insan hakkında ileri geri konuşmaları ve onun dini inancını sorgulamaları, hatta ve hatta “tacize uğrayan-öldürülen o kız zaten ateistin tekidir” gibi alçakça söylemleri, önyargılarından kaynaklanan zanları ki zannın yasak ve günah olduğunu ayetlerden biliyor olmalıyız, müslümansak... Bilemiyorum, onları bu kalleşçe söylemlerde bulundurtan, bilinçaltlarında var olan bir kötülük problemi, yani Allah ve Özgecan’ın başına gelenleri yanyana koyamamaları ve bu sebeple akıllarınca Allah’ı aklamak için (sümme haşa) Özgecan’a iftira atmak mı; yoksa gözlerini kör etmiş olan, Rablik rolüne soyunmaya can atan kibirli hevaları / benlikleri mi? Bu sorunun cevabını bilmesem de ben  her iki argümana da cevap vermeye çalışacağım bu yazımla. 

Yalnız, antrparantez açarak, şunu bir kez daha belirtmeden geçemeyeceğim, değil zulme uğramanın, tecavüz-taciz mağduru olmanın yahut cinayete kurban gitmenin, haksız yere bir tokat yemenin bile ırkı, dini yoktur. İslam’a göre bu günün ateisti yarının potansiyel müslümanıdır, insandır, Allah’ın verdiği candır ve ne bir ateiste, ne bir müşriğe, değil tecavüz etmek, durduk yere öldürmek, yumuşak bir tokat dahi atamazsın. Bunlar Firavun’a ve onun uydularına / yardakçılarına has davranışlardır. Nokta.

Kibirle ve Tanrı’lık taslayarak, Özgecan’ın yahut bir başkasının dinini-inancını-takvasını -üstelik elle tutulur hiçbir delil ortada yokken- sorgulayan, zanla hareket edip iftira atıp, günaha girenlere tövbe etme vesilesi olsun niyetiyle, Cumartesi günü Özgecan’ın kendisine ait facebook profilini incelerken rastladığım ve ekran görüntüsünü almak suretiyle sakladığım bir fotoğrafı paylaşayım. Aşağıdaki fotoğraf sevgili Özgecan’ın 6 Ocak 2015 tarihinde yaptığı bir paylaşımdır. Kendisine Yüce Allah’tan gani gani rahmet diliyorum. Özgecan’ın da kendisini unutmayacağını bildiği Rabbi, Rabbimiz, onu cennetinde en güzel şekilde rızıklandırsın. O zalimleri de bu dünyada gereğince, hakkıyla cezalandırabilir miyiz bilmiyorum ama son nefeslerini verdikten sonra cehennem azabının en acıklısıyla cezalandırsın inşallah!



Şimdi, yazımın başında belirttiğim “Tanrı ve kötülük ilişkisine”  yavaştan geçecek olursak:

Öncelikle birşey sormak istiyorum. 

Bu yazıyı okuyan tek bir vicdan sahibi aklıselim insan evladı “Özgecan’ın ve ardında gözü yaşlı, kalbi delinmiş kalan anne-babasının yaşadığı şeyler iyidir. O katiller de aslında Özgecan ve ailesine iyilik yapmıştır” diyebilir mi?

Diyemez değil mi? Ve muhtemelen diyene de akıl ve kalp sağlığı yerinde bir insan gözüyle bakmaz?

Ama bunu demeye dili varmayan çünkü bunu demenin kötülükle- kötülerle mücadele etmek yerine, onu baş tacı etmek olacağını için için, vicdanının derininde bir yerlerde bilen AYNI insanoğlu,          "Bizlerin Tanrı’nın birer parçası olduğumuzu, yahut bizim Tanrı parçası taşıdığımızı" iddia eden öğretileri savunabilir, bunları savunmuş olan isimleri sırf o güne dek muhterem, kutsal insanlar olarak duyageldikleri ve hafızalarına yerleştirdikleri için bağlılıkla sevebilirler. 

Kendinin Tanrı’nın parçası olduğunu savunman yahut insanların Tanrı’dan bir parça olduğu görüşüne inanman ASLINDA ne demektir biliyor musun?

Tanrı apriori (önsel yani önkabulümüz) olarak mutlak iyi olandır ya...

Eğer sen yahut Suphi Altındöken (Özgecan’ın katili) yahut Cem Garipoğlu (Münevver’in katili) Tanrı’nın birer parçasıysanız,
Suphi ve Cem  İYİDİR! (Çünkü onlar ve herkes, Tanrı’dan bir parça ve Tanrı mutlak iyi olan ya hani!?!)

E peki diyelim ki Suphi ve Cem Tanrısal birer parça olarak çok iyiler (!) bu durumda bu maruz kalınan cani hareketleri nasıl açıklayacağız Özgecan ve Münevver ve bu kızların aileleri açısından? Demek zorunda kalacağız ki “Bu onların tekamülü için gereklidir, iyidir” (Yani eriyorlar, daha da tanrısallaşıyorlar sümme haşa!)  

Peki bu gaddarca eylemleri Tanrısal parça taşıyan(!) iyi kalpli (!) Suphi ve Cem açısından nasıl izah etmek durumunda kalacağız?

Onlar da tekamül için gerekli olan şartları sağlayan ve zor rolleri kabul eden birer aktörler. Tekamüllerini böyle tamamlayacaklar.

Oldu mu sana caniler en baş tacı, mükemmel yaratıklar? 

Oldu mu kötüler, caniler iyilerin, masumların tekamülünde rol oynayan gizli iyilik melekleri!!!

Bu anlattıklarımı anlamadıysan, lütfen bir kez daha yukarı dön, oku ve üzerinde düşün. Anladıysan ve hala bu sapkın, sana farklı kültürlerde farklı isimlerle yutturulan, İslam’da da vahdet-i vücud, yahut vahdet-i şuhud felsefesiyle tasavvuf aracılığıyla varlığını sürdüren bu sapkın öğretiyi savunabiliyorsan, git ve Facebook duvarında bu sapkın görüşleri savunan Rumi’den, İbn Arabi’den, Rabbani’den ve ismini hep kutsal olarak belleğine yerleştirdiğin nicelerinden alıntılayarak paylaştığın dörtlükler, satırlar arasına “CEM GARİPOĞLU VE SUPHİ ALTINDÖKEN BİRER İYİLİK MELEĞİDİR” diye de yaz. Zira, ahlak mantıklı davranmayı gerektirir. Mantıklı-tutarlı davranmak da senin üst satırda tırnak içindeki cümleyi savunmanı gerektirir! 

Henüz işin bitmedi yalnız... Onların cezasını bulmasını da asla isteme ne bu dünyada ne de ahirette. Cezalarını ahiret için de isteme çünkü bu felsefeyi savunurken Yüce Allah’tan bunu bile dileme hakkın olmadığını bil. Merak etme sen bilmesen ve onları sadece ruhuna dokunan edebi sözleriyle tanısan da, bu tasavvuf büyükleri (!) buna hakları olmadığını biliyor ve o yüzden kimi zaman cennet ve cehennem aslında manevi alemler, Kitap’ta mecaz yoluyla anlatılmış gerçek değil tevil edilmeleri gerekir, cennet Allah’la birlik olma hissi, cehennem Allah’tan ayrı düşme hissi, cennet dediğin ne ki birkaç köşkle birkaç huri, bana seni gerek seni yahut bazen de daha açık sözlü olup cehennem diye birşey aslında yok ya da cehennemdeki ateş yakmayacak, yani vadedilen cehennem aslında farklı öyle tehdit edildiğin gibi bir yer değil  vs. vs. diyorlar.  E haklılar! Çünkü savundukları felsefenin tutarlı olması için buna mecburlar! Allah ne kendi parçasını cezalandırır, ne de bu dünyada tekamüle katkıda bulunmak gibi kutsal ve ulvi (!) bir görevle onurlandırdığı (!) Suphi ya da Cem’i... Ve fark etmişsindir bu felsefe ile gönderdiği kitaplarda insanları tuzaklarına ve oyunlarına karşı uyardığı İBLİS’i de cezalandıramaz. Çünkü evren(ler) ve elbette içindekiler Allah’ın bir parçasıdır... İblis de yine üstüne düşen rolü yerine getirmektedir!!! Cehenneme gitmesi yahut gittiği cehennem adlı mekanın ona zarar vermesi elbet düşünülemez bu durumda!


Bu sapkın öğreti doğduğun coğrafyada tasavvuf adıyla özbenliğine zulmetmene yardım edecek. Başka coğrafyalarda ise Hinduizm, paganizm, yahut Spiritualizm (ruhçuluk) gibi isimlerle... 

Özetleyecek olursam, 

1) Tanrı apriori iyidir
2) Her insan Tanrı’dan kopan bir parçadır (panteizm, panenteizm, vahdet-i vücud/ şuhud)
3) Bu durumda Cem Garipoğlu’da, Suphi Altındöken de, İblis de iyidir. İyilikleri tekamüle katkıda bulunmalarında gizlidir (!)
4) Tanrı’nın ne kendi parçasını ne de tekamüle katkıda bulunan Suphi ve Cem gibi gizli iyilik meleklerini (!) cezalandırması mantıklı değildir.
5) Bu durumda zalimler için azap yeri, yani cehennem, gerçekte yoktur, olamaz. Çünkü ortada ASLINDA zalim de yoktur, kötülük de yoktur!


Bilmem fark ettiniz mi? Bu yukarıdaki paradoksal felsefi sistem, sözüm ona Tanrı’nın iyiliğinden taviz vermemek için, "İyi olan Tanrı kötülüğü yaratmadı, çünkü aslında herşeyi tekamül için yarattı" diyerek, yani var olan kötülüğü, gözümüzün önündeki realiteyi şizofrenik bir şekilde yadsıyarak, (ki Tanrı zaten eksikliklerden münezzeh olansa, parçası için tekamüle niçin ihtiyaç duyduğu da ayrı bir konu!?) bize başa gelen felaketlerle ermeyi, canilere sevgiyle yaklaşmamızı, onların aslında iyi olduklarını, kötülüğün gerçekte iyilik olduğunu, acı çekmenin faydalı olduğunu aşılıyor. 

Peki... Aklıselim insanlar olarak artık yukarıdaki sapkın tabloyu kabul edemeyeceğimiz, bu tablonun herkes bu sapkın felsefeye inanıyor olsa hem bu dünyayı bir kaos ortamına çevirmeye muktedir hem de kutsal kitapların apaçık ayetleri ile ters olduğunu kavramış insanlar olarak, nasıl anlamlandıracağız biz tüm bu kötülüğü?

Yani apriori iyi olarak tanımladığımız Tanrı var ise neden kötülük var? Ya da bu gün dükkana gelen genç müşterinin deyimiyle “O katil var ya o katil, Özgecan’a elini kaldırdığı anda Allah onu çarpacaktı, neden çarpmadı???”

Şunlar üzerinden gidelim:

-Tanrı apriori iyi.
- Şizofren değiliz, kötülük de var. Onu deneyimliyoruz.
-Şizofren değiliz, iyilik de var; onu da deneyimliyoruz.

“Kötülük varsa Tanrı yok” diyebiliyorsak eğer -ki ateistlerin büyük bir kısmı madem tanrı var o zaman neden Afrika’da açlar var? neden Özgecan’a tacizde bulunan Suphi var? vs. sorularını sıklıkla yinelerler- o zaman bir teist olarak benim de şu soruyu sorma hakkım var:


Tanrı yoksa neden iyilik var? Neden dünyada israf edilse dahi herkese yetecek kadar gıda reservi var? Neden Özgecan’ın yaşadıklarını protesto eden ve suçluların cezalandırılmasını can-ı gönülden isteyen yüz binler var?

Kötülüğün varlığı Tanrı’nın yokluğuna bir delil ise, o zaman iyiliğin varlığı neden Tanrı’nın varlığına bir delil olmuyor?  

Felsefede sorular tersine çevrilerek sorulur ve anlamlı mı bir bakılır.

Açıkçası ben ne ateistlerin sorusunda, ne de kendi sorumda beni TEK BAŞINA Allah’ın varlığına ya da yokluğuna ikna edecek bir nitelik göremiyorum. 

Demek ki kötülük problemi başlı başına Allah’ı inkar etmek için bir neden değil. Kötülük problemi bir baş kaldırış, isyan aslında. Kötülük varsa Allah yok demek kadar, iyilik varsa Allah var diyememe karamsarlığı, bedbahtlığı.

A’la Suresi

Rabbinin o yüce adını tespih et! O ki yarattı, düzene koydu, O ki miktarını, şeklini belirledi, yolunu çizip aydınlattı.O ki otlağı çıkardı, Sonra da onu sellerin sürüklediği morarmış bir atık haline getirdi. Seni/sana okutacağız da artık unutmayacaksın. Allah'ın dilediği müstesna. O, açıklananı da gizleneni de bilir. Sana, en kolay olanı kolaylaştıracağız.Eğer hatırlatmak yarar sağlarsa hatırlat/öğüt ver! İçine ürperti düşen, öğüt alacaktır.İçi kararmış bedbaht ise ondan kaçınacaktır. En büyük ateşe girer o.

Amaç gerçekten doğruya, gerçek olana ulaşmaksa evren ayetlerini, Allah kelamı olduğunu iddia eden kutsal kitapların ayetlerini incelemeliyiz, samimi ve tutarlı bir şekilde Allah’a varış ancak böyle olabilir.

Daha evvelki yazımda belirttiğim gibi, kötülük problemi ahiret vaadinde bulunmayan deistik bir Tanrı’nın sorunudur aslında. Kurduğu sistemin içinde kalıcı ödül ve ceza içeren bir ahiret yaşamı olduktan sonra Allah varsa neden bu dünyada kötülük var gibi bir argümanla O'na baş kaldırılması makul değildir.

Yüce Allah ise Kitab’ında yukarıda detaylıca açıkladığım katilleri masum gizli kahramanlar gösteren ve tekamülü merkeze koyan, kendisine yarattıklarıyla şirk koşulan felsefeyi değil, kendisine inanıp bu dünyayı geçici, ahireti ise kalıcı ödül ve ceza yeri olarak görerek yaşayanları ve ona göre davrananları ödüllendireceği, aksi davrananları ise cezalandıracağı bir sisteme iman etmemizi istemiştir. İşte bu tavsiye ettiği sistem bu dünyada Suphilerin var olmasını, var olsa bile cezasız kalmasını, Özgecanlara kıyılmasını gerçek anlamda engelleyen tek yaşam felsefesidir. Tabi özgür irademiz olmasından şikayetçi değilsek! Allah katından indiği varsayılan bir öğretinin-dinin insanı sapkın bir yola değil,  vicdan pusulasıyla uyumlu, iyi biri olmaya yönelten bir din olması, bence en temel gerekliliğidir ve Allah kelamı olduğunun da en önemli kanıtlarından birisidir.

Kötülük problemi hakkında yazdığım eski yazımı okumak için:
http://antispiritualist.blogspot.com.tr/2012_07_01_archive.html

Selam, sevgi   

26 Ekim 2014 Pazar

La Zürvan* illAllah

ey zamanın tek Efendisi
sonrayı bilme yetisi bir tek sendeyken
ben sana hep ‘şimdiler’de yakarabildim
seni hep şimdide sevebildim
senden hep şimdide sakınabildim
terk edilmekten hep şimdide korkabildim
ey geçmiş şimdilerimin ve şimdiki şimdimin Efendisi
bilirim ki gelecekteki şimdinin tek gerçek sahibi de
onu bana verecek olsan da olmasan da yine Sensin
çünkü Sen zamanın zamansız tek Efendisisin.
                                                                           

Sonrayı bilme yetimiz yokken, işimiz sadece ‘tahminlere’ kalmışken, üç saniye sonra nefes alıp alamayacağımızı,  yarım saat sonra bir doğa olayı ile sahip olduğumuz herşeyi kaybedip edemeyeceğimizi bilemeyeceğimiz bir düzen içindeyken, Allah’a sadece şimdide yakarabiliriz, izin yalnız bunadır. Sorumlu olduğumuz da şimdidir, eğer hala nefes alma ve düşünme şansımız devam ettiriliyorsa. İşte bunun için Rabbimiz kendisinin rahmetinden asla ümit kesilmemesi gerektiğini buyurur: 


39:53 "Ey öz benlikleri aleyhine sınırı aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Allah, günahları tümden affeder. Çünkü O, mutlak Gafur, mutlak Rahim'dir."


Çünkü yaşamın ve ölümün yani varoluşun Efendisi O’dur. Varlığı yaratan ve sürdürendir. ‘Yaşatan ve öldürenleri’*  yaşatan ve öldüren de yine O’dur. Çünkü sebeplerin, vesilelerin de Efendisidir O.


Bizler şimdideyken, geçmiş ancak tecrübedir artık, gelecek ise gaybdır. Zaman sanki form değiştirmiştir, biz yaratılmışlar için. Şimdi ise bizim için, ‘gelme ihtimali olan’ şimdilere dair, dilekte bulunma imkanı veren tek şeydir. Geçmişteki şimdiler, yani artık bizler için form değiştirmiş adıyla deneyim bunu öğretmiştir.  İnsanlar, çoğu zaman düzenli gerçekleşen şeylerdeki mucizeyi ıskalarlar, düzen bozan, ezber bozan mucizeler peşinde koşarlar. Aynı, yaşatan ve öldürenleri aslında kimin yaşattıp öldürdüğünü unutan*, yemek yerken nefes borusuna bir lokma takılsa orada can verip gidecek ve gelecekteki şimdilere ulaşması artık mümkün olmayacak şu adam gibi:


Bakara 258: Allah'ın kendisine mülk ve saltanat verdiğini iddia ederek / Allah kendisine mülk- saltanat verdiği için, Rabbi hakkında İbrahim'le çekişeni görmedin mi? İbrahim şöyle demişti: "Benim Rabbim odur ki, hayat verir ve öldürür." O da şöyle demişti: "Ben de hayat veririm, ben de öldürürüm." İbrahim, "Allah, Güneş'i doğudan getiriyor, hadi sen onu batıdan getir!" deyince, küfre sapan o adam apışıp kalmıştı. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.


Hal böyleyken ve içinde bulunduğumuz sistem içinde geleceğe hükmetmeye dair hiçbir garantimiz yokken, sistemi kurana ŞİMDİ teslim olmak yerine, KİBRE ve BOŞ HAYALLERE kapılıp sanki 'sonra'ya hükmedebilecekmiş gibi yaşamak neden?


Selam, sevgi

-------
Zürvan: Mecusilik'te Ahura Mazda'nın yaratıcısı zaman tanrısı

19 Ekim 2014 Pazar

IŞID Gerçek Müslüman mıdır ve Allah Tüm Kötülüklerin Anası mıdır?


Bu blog yazısı,   http://www.dunyabirmasaldir.com adresinde bulunan ve internette dolaşan “IŞID Gerçek Müslümandır, ve Allah Tüm Kötülüklerin Anasıdır (ironi yok, düz anlamıyla)” yazısından yola çıkılarak yazılmıştır.


Söze müslüman kimliğimi hiç devreye sokmadan, başlıktaki sorunun ikinci kısmı olan “Allah tüm kötülüklerin anası mıdır?” ile ilgili objektif birkaç kelam ederek başlayacağım. 

Allah’ın ya da Tengri’nin ya da Şeytan’ın ya da futbolun, ya da arseniğin, ya da alkolün kötülüklerin anası olma gibi bir durumu nasıl olabilir? Dünyadaki savaşların sadece %7’si din savaşı ola dursun, Haçlı seferlerinin, Filistin'deki masum çocukların tepesine yağan bombaların, Arabistan'da recm cezası yoluyla insanların öldürülmesinin dinle bağlantısı elbette var. Ama din olmasaydı da katliamları, iğrençlikleri, misafir olarak uğradığımız halde bir türlü paylaşamadığımız şu gezegende yaptığımız bozgunculukları mazur göstermek için bazı nedenler uydurulmayacak mıydı? Eğlence amaçlı yapılan bir futbol maçının bile holiganların ölümüne neden olduğu bu hayatta, "din olmasa, Allah olmasa kötülük olmazdı, kötülüğün anası işte bunlardır" demek çocukça bir hezeyandan başka bir şey değildir. Ayrıca medeni hukuk sisteminin dinlere dayandığını yahut ahlakı da ancak dinle temellendirebildiğimizi hatırlamakta fayda var.  İşte tam da bu bağlamda teist değerler benimsetilerek yetiştirilmiş din karşıtlarının "dinler olmasaydı dünya şöyle şahane bir yer olurdu" söylemlerini hiç gerçekçi bulmuyorum. Acaba aynı şeyi ahlaki değerlerin büyük balığın küçük balığı yemesi üzerine kurulu olduğu bir sistemde söylemeye devam edebilirler miydi? Madem hayatın kanunu güçlü olanın yaşamını devam ettirebilmesi yani doğal seleksiyon...



Şimdi Müslüman kimliğime geri dönecek ve “Işid gerçek müslüman mıdır?” sorusuna cevap arayacak olursak, öncelikle, birazcık hafızamızı tazelememiz gerekiyor.



Çünkü bu noktada ““IŞID Gerçek Müslümandır” iddiasında bulunan ateist yazar haklı. Zira, yazısının giriş kısmında diyor ki:



“Olayın özü, Işıd’i anlayamamaktan kaynaklanıyor. Evet ne yazık ki Türkiye’de hala insanlar Işıd’i anlayamıyor. İster hoşunuza gitsin, isterse gitmesin, Işıd gerçek müslümandır, sizler değilsiniz. Eğer kur’an’ı ve Hz. Muhammed’in yaşamını referans alıyorsanız, durum budur”.



Yani diyor ki Kuran’a ek olarak peygambere atfedilen hadisleri, siyerleri, nüzul sebeplerini, vefatından yüzyıllar sonra toplanan bu kaynakları din alanında rehber kabul ediyorsanız, bu kaynaklar sizi Işid’in savunduğu yaşam felsefesine götürür.



Ahlaklı insandan beklenen tutarlı olması ve inandığı değerlere göre yaşamasıysa bu elemanın da bunu söylemeye hakkı var. 



Dinin tek kaynağının Kuran olduğunu bizzat Kuran'ın kendisinin söylediğini, peygamberimizin gerçek sünnetine de sadece ve sadece Kuran’dan erişilebileceğini, onun vefatından 200 sene sonra derlenen hadislerin din alanında bir şey ifade etmediğini, mezhep savunucularının “Elbette ana kaynak Kuran’dır” deyip, sonra ayetlerin hükmünü hadisleri kullanarak iptal ettiklerini, bunun bir tutarsızlıktan ve yalandan başka birşey olmadığını, örneğin recm (taşlayarak öldürme) cezası gibi bazı ülkelerde sıklıkla uygulanan rezilliklerin, hadis öğretileri takipçisi mezhepler yoluyla pratikteki dinde yer bulduğunu, ortalıkta farklı farklı görüşler/ yorumlar bulumasının temelde bir metodoloji sorunu olduğunu; bir başka ifade ile ortada İslam adında bin tane farklı din olmasının temel sebebinin “Dinin kaynağı nedir?” sorusuna verilen cevapların “sadece Kuran yeterli, sümme haşa!” olmak yerine, Allah kelamı olan Kuran’a inat edermiş ve kafa tutarmışcasına “Dinin kaynağı Kuran ve sahih hadislerdir” veya “Kuran+ sünnettir (ki kaynağı yine hadis)” yahut “Kuran+ hadis+ icma+kıyas” vs. olması, olduğunu hem ben kendi blogumda ve diğer yazdığım yerlerde, dolaysız yahut dolaylı yoldan satır aralarında, hem de dostlarım kendi bloglarında, forumlarda defalarca anlatmışlardı.


Bu metodoloji sorunu gerek müslüman olmayan insanlar tarafından Kuran’ın sağlıklı ve içlerindeki ayetlerle paralel bir şekilde anlaşılmasının, gerekse biz kendini müslüman olarak tanımlayanların içimizdeki zamanla bozulmuş, çürümüş tarafların düzeltilebilmesinin ve düzgün-bilge insan olarak yaşamanın önündeki en temel engel, bir nevi “Introduction to Islam/ ISL101”, olduğu için üzerinde ısrarla durulmasında fayda var. Elbette hepimiz, insan olduğumuz için ve herhangi bir metne bakarken, en azından ilk bakışta, derinine inmeden yahut o konudaki putlarımızı kırmadan, o güne dek bize dayatılanla, öğretilenle, ezberletilenle o metne bakacağımız için, yani onu kendi paradigmamız sınırları içinde algılayabileceğimiz için, bize yine Kuran’ı anlama konusunda da en sağlıklı rehberliği sunan Kuran’ı dinlemek durumundayız. 


O sebeple öncelikle yukarıda bahsettiğim konularda, delillerle gidebilmek adına, eski çalışmalarımıza bir göz atılmasında fayda var:


- Hadisler niçin İslam’ın kaynağı değildir?


Kuran ve Allah’ın Kuran’ı anlamada aracı kıldığı akıl/ mantık baz alındığında Kuran dışında hiçbir şey İslam dininin kaynağı olamaz. Delillendirme kısmı için videomuzu izleyiniz:



-Bu da, Youtube’da rastlayıp beğendiğim, en güvenilir hadis kaynağı olarak addedilen Buhari’nin nasıl bir yalancı olduğunu rakamlarla ortaya koyan bir video:



-Kuran’ın ne şekilde okunması gerektiğini anlatan yazım:



Hafızamızı tazeledikten ve Sezarın hakkını Sezar’a, yazarın hakkını yazara verdikten sonra, yazarın sitesinde sunduğu argümanların, gerçek İslam’a yani Kuran’a ne kadar uygun olup olmadığına bakalım ve böylelikle "Işid Kuran’a göre gerçek müslüman mıdır?" sorusunun cevabı da kendiğinden ortaya çıkmış olsun.


Yazarın Web sitesindeki iddiası:


Türban -eğer kur’an’a inanıyorsa- öyle takılıp çıkarılacak- bir aksesuar değil.

Ve delil olarak parantezle eklemeler yapılmış bir mealden (sanırım Diyanet meali) alıntı yapılmış:

Nur 31:
Ve mü’min kadınlara söyle, bakışlarını indirsinler (haramdan sakınsınlar) ve ırzlarını korusunlar. Zahir olan kısımlar (görünen el, yüz ve ayaklar) hariç, ziynetlerini açmasınlar. Ve başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler). Ve ziynetlerini, kocaları veya babaları veya kocalarının babaları veya oğulları veya kocalarının oğulları veya erkek kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınlar veya ellerinin altında sahip oldukları (cariyeler) veya erkeklerden, kadına ihtiyaç duymayan hizmetliler veya kadının avret yerlerinin farkına varmayan çocuklar hariç, açmasınlar. Ve gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar. Ey mü’minler, hepiniz Allah’a tövbe edin! Umulur ki, böylece felâha eresiniz.”


**


Cevabım:


Ayeti dürüst bir şekide incelemeden evvel, başörtüsü konusundaki görüşümü açıkça söyleyeyim. İmtihan dünyasına gelen her birey, başka birisinin can- mal güvenliğini tehdit etmediği sürece, dilediği gibi giyinmekte ve davranmakta özgür olmalıdır, olmak zorundadır. Aksi taktirde, özgür irade ile yapılan bir seçimden bahsedilemez. Bu bağlamda, kadınların başının açık olmasını, yahut mini etek giymelerini desteklediğim kadar, kadınların kendi özgür iradeleriyle çarşaf giymelerini, türban takmalarını da sonuna kadar destekliyor ve antrparantezimi kapatıyorum, zira konumuz bu değil. Kuran’ın bu konudaki görüşü nedir ona bakacağız şimdi:


Nur suresi 31 ve kul lil mu’minâti yagdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehunne, ve lâ yubdîne zînetehunneillâ mâ zahera minhâ, vel yadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinnne, ve lâ yubdîne zînetehunne illâ li buûletihinne ev âbâihinne ev âbâi buûletihinne ev ebnâihinne ev ebnâi buûletihinne ev ıhvânihinne ev benî ıhvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâihinne ev mâ meleket eymânuhunne evit tâbiîne gayri ulîl irbeti miner ricâli evit tıflillezîne lem yazharû alâ avrâtin nisâi, ve lâ yadribne bi erculihinne li yu’leme mâ yuhfîne min zînetihinn(zînetihinne), ve tûbû ilâllâhi cemîan eyyuhel mu’minûne leallekum tuflihûn(tuflihûne).
furûcehunne (ferc): cinsel organ/ avret yeri.
vel yadribne (felyedribne): koymak, kapatmak (kimi meallerde iddia edildiği üzere "salmak" değil)
humurihinne (hımar): örtü (nereye koyduğuna göre değişir- bildiğin "cloth")
cuyûbihinne (cuub): yaka açığı, koyun


Doğru meal:

Mümin kadınlara da söyle: bakışlarını yere indirsinler. Cinsel organlarını/ırzlarını korusunlar. Süslerini/zînetlerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler: kocaları yahut babaları yahut kocalarının babaları yahut oğulları yahut kocalarının oğulları yahut kardeşleri yahut kardeşlerinin oğulları yahut kendi kadınları yahut ellerinin altında bulunanlar yahut ihtiyaç içinde olmayan erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar yahut kadınların kaygı duyulacak yerlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar. Süslerinden, gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, Allah'a topluca tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz!


Bu ayetten ancak göğsü kapamak farz çıkar. Saçı kapamak değil. Tabi ayeti yorumlayan kişi "ferclerini korusunlar" ifadesini "kadın yürüyen vajinadır" o sebeple her yeri avret yeri mentalitesine sahip değilse. Ki görüldüğü üzere bu da sağlıksız (!) bir “yorum”dan öteye gidemez. 


**

Yazarın web sitesindeki iddiası:


Işıd 21. Yüzyıl’da Kur’an’a uygun “Köle Pazarı” kurdu ve bu Kur’an’a uygun bir şey. Çünkü savaş esirlerinin kölelik ve cariyelik yapmaları kur’an’a göre olağan bir şey. Kur’an kesinlikle köleliği yasaklamaz, sadece “iyi davranın” der. Sizin de bileceğiniz üzere “iyi” kavramı ise çok görecelidir. Misal adam çıkıp, “e kardeşim, iyi davranıyoruz, yemek veriyoruz besliyoruz, koynumuza alıyoruz, kalacak yer veriyoruz. Daha ne?” diyebilir. ya da “böbreklerini, kalbini iç organlarını kesip kesip organ mafyasına satmıyoruz ya! emrimizde çalıştırıyoruz.” diyebilir. Kur’an’a uygun argümanlar, çıkıp da İslami argümanla bir şey diyemezsiniz.
Nisa Suresi 24. ayet: “Savaşta esir olarak ellerinize geçen cariyeler dışında, tüm evli kadınlarla evlenmeniz de Allah’ın yasasıyla size haram kılınmıştır.”

**


Cevabım:


Kuran’da geçen ve Türkçe’ye köle olarak çevrilen iki kavram vardır: abd ve rikab.


Abd para ile alınıp satılan, tarlada orada burada efendisi için çalışan insan gibidir. Örneğin, Zeyd’in bir köle (abd) olduğu ve sonra azad edildiği söylenir.


Rikab ise savaş esiridir. Yani iki topluluk savaşır, birisi kazanır ve hayatta kalanlar elinde esir olarak kalır. Bunları salarsan sana yine saldırabilme ihtimalleri vardır, salmadan evvel yine saldırma ihtimalini bir şekilde ortadan kaldırman gereklidir. Yani atsan, atamazsın, satsan satamazsın öyle bir durumdur. Yazarın cımbızladığı ayette geçen savaş esiri “rikab” kategorisindedir.


Müslümansak Kuran’a bütüncül olarak bakmak zorundayızdır. Yoksa Bakara 85’i reddetmiş olur ve aynı ayet gereğince küfre sapmış oluruz:


“...Yoksa Kitab'ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir. Kıyâmet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine maruz bırakılır. Ve Allah, yaptığınız şeylerden gâfil değildir.”


Kuran’ın, bir ayetini kabul edip diğerini reddeden kişileri küfre sapmış olan kişiler olarak nitelemesinden ötürü Nisa 24’ü de diğer ayetlerle bütünlük içinde algılamamızın zorunluluğu anlaşılır:
Ayetin irdelediği durum şu: normalde evli mümin kadınlarla evlenilemezken, bu kadınlar hali hazırda evli de olsalar kendileriyle evlenilebiliyor.

1. Bakara 221'e göre zaten genel kural olarak mümin müşrikle evlenemiyor. Bu durumda bu kadınlar müşriklikten vazgeçmiş ve süreç içinde müslüman olmuş kadınlar.

2. Bu kadınlar kendisi müslümanlığa geçmiş ve kocası geçmemiş, putperest inancı sürdüren kadınlar. Bunu nereden anlıyoruz? Kocası da müslümanlığa geçmiş olsa zaten mümin birinin evli olduğu kadınla nikah yasak Nisa 24'e göre.

3. Bu durumda kadınlar zaten artık inançları gereğince müşriklerle evli kalmak istemeyen ama bir takım nedenlerle (örneğin uzakta olma vs.) boşanamayan kadınlar.

İşte bu kadın ve savaş esiri olarak alınıp süreçte müslümanlığa geçmiş kadınlar için yapılması gereken Nisa 24'te belirtilmiş. Kuran’da çok övülen, Firavun’un karısı üzerinden hayali bir örnekle daha detaylı açıklayacak olursam:


Kadın Firavun'dan belli bir prosedürle boşanamıyor, örneğin sadece o ülkeden uzaklaşıyor. İşte bu durumda Nisa 24 devreye giriyor ve bir müslüman erkek bu kadınla evlenebilir oluyor. Ayete göre böyle bir durumda Firavun’la olan nikahının Allah nezdinde önemi yoktur ya da bir başka ifade ile mümin adam açısından bu kadının evli olması bir sorun teşkil etmemektedir.


Ayrıca abd (köle) edinme de ayetlerce kesin olarak yasaklanmıştır. Sadece köle edinme değil, Allah’tan başka bir efendi kabul etme, birisine gönüllü olarak köle olmak da yine yasaktır.

Firavunların, diktatörlerin bizlerden tek farkı ellerindeki kazanılmış kudretleridir, yoksa onlar da birer insandan başka bir şey değildir. Onların yaptıkları zulümde kendileri kadar, onların tağuti sisteminin muhafaza edilmesini sağlayan yardakçılarının, uydularının da payı vardır ayetlere göre:


İbrahim 21. Hepsi toplu halde, Allah'ın huzuruna çıkmış olacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: "Biz sizin birer uydunuzduk. Şimdi siz Allah'ın azabından bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?" Cevap verecekler: "Allah bize kılavuzluk etseydi elbette biz de size kılavuzluk ederdik. Şimdi inleyip feryat etsek de sabretsek de bir. Sığınacak hiçbir yerimiz yok."


Ve müslümanlar Fatiha Suresi'ndeki “Yalnız sana kulluk ederiz” ayetine iman ederek Allah’a topluca söz verirler O’ndan başkasına kul-köle olmamaya.


Maide 89 Allah sizi yeminlerinizdeki boş lakırdıdan ötürü hesaba çekmez, ama bilinçli olarak gerçekleştirdiğiniz yeminlerden sizi sorumlu tutar. Böyle bir yeminin keffâreti, ailenize yedirmekte olduğunuzun orta derecesinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydimek, yahut da özgürlüğünden yoksun kalmış bir benliği özgürlüğüne kavuşturmaktır. Bunlara imkân bulamayan üç gün oruç tutar. Yemin ettiğinizde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun. Allah size ayetlerini böyle açıklar ki şükredebilesiniz.


Sırf Maide Suresi 89. Ayet bile bir müslümana köle edinmenin yasak olduğunu açıkça ortaya koyar. Ayette yemin bozmanın kefaretleri arasında yoksul doyurmak, yahut giydirmek yahut köle azad etmekten bahsedilir ve ayetin devamında bunlara imkan bulamayanın ne yapması gerektiği söylenir. Kölesi olan birinin buna imkan bulamaması gibi bir durum söz konusu olabilir mi? Burada müslümanlardan istenilen müşriklerin kölelerini azad etmeleri ve bu köle sınıfını eritmek, yok etmektir.


Kölelik konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyenler şu yazıdan faydalanabilirler:








Yazarın web sitesindeki bir diğer iddiası:

Işıd Kur’an’a uygun bir Soykırım yapıyor
Şu anda 21. yüzyılın en büyük soykırımları yaşanıyor gözümüzün önünde. Binlerce yıldır orada yaşayan halklar yerlerinden yuvalarından kovuluyor, kürtler, türkmenler, yezidiler, persler.. sırf sunni değiller diye!
Ama Kur’an böyle buyuruyor. Onlar kafir, allahın yoluna iman etmiyorlar (bakış açısı) ve kafirlere karşı en katı şekilde saldırmayı buyurmuş kuran. öyle gönül gözüyle iyilikle değil.
Tevbe Suresi, 73. ayet: “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münâfıklarla savaş, onlara karşı şiddetli davran. Onların yurdu cehennemdir ve orası, ne de kötü dönülüp varılacak bir yerdir.
Onlara şiddetli davran! Güzel allah gene güzel buyurmuş, Işıd ise maşallah elinden gelen tüm şiddeti uyguluyor. Devamı da var:
Tevbe Suresi, 14. ayet:  “ Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.”

Enfal suresi 39. ayet: “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve insanların Allah’ın dininin egemenliğini kabul etmelerine kadar onlarla savaşın.”

Bakara suresi 191. Ayet: “Onları Nerede yakalarsanız öldürün. Sizi yurdunuzdan çıkardıkları gibi siz de onları yurtlarından çıkarın. Fitne, adam öldürmeden beterdir.

**


Cevabım:

Yine Bakara Suresi 85’i ayeti hatırlıyor ve ayettekiler gibi küfre düşmemek için Kitap’a bütüncül bakıyoruz:


“...Yoksa Kitab'ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir. Kıyâmet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine maruz bırakılır. Ve Allah, yaptığınız şeylerden gâfil değildir.”


Ayetlere göre nefsi müdafaa haricinde savaş, yani saldırı savaşı yapmanın mümkünatı yoktur. Kaldı ki yazısına cevap verdiğim yazarın, bir üst ve bir alttaki ayeti almadan cımbızlayarak eleştirme amaçlı sunduğu örneğin Bakara 191. Ayeti bile aslında müminlerin savaştığı kişilerin kendilerini inançlarından dolayı yurtlarından çıkaranlarla olduğu anlaşılmaktadır. Özetle, Kuran ayetleri bütüncül olarak okununca, ayetlerin nüzul sebebine gerek kalmadan, Muhammed peygamber ve çevresinde ona tabi olan müslümanların düşünce suçu gerekçesiyle / sırf Allah’a inandıkları için işkence ve zulme maruz kaldığını açıkça görebiliyoruz. İşte böyle bir baskı ve işkence durumunda Kuran pasifist bir yaklaşım izlememizi değil, misli ile karşılık vermemizi istemektedir.


“Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Allah, adaleti ayakta tutanları sever.” (60:8) 

Yukarıda verdiğim ayet durumun sadece nefsi müdafa ile sınırlı olduğuna bir delil olmakla birlikte, aynı zamanda inançsız da olsalar, din hakkında bizimle savaşmayan insanlarla barış içinde bir arada oturabileceğimizi de gösterir. Yani kafir bile olsalar, iki grup birbirine baskı yapmadan ve inancını aşılamaya çalışmadan aynı topraklarda  bir arada oturabilir.
 

Bu konu hakkında onlarca ayet olduğu için en güzel cevabı Caner Taslaman’ın şu videosu ve aşağıdaki blog yazısı verecektir:


Kuran’a objektif yaklaşan, Yahudi kökenli araştırmacıların bile fark ettiği bu gerçeği yazarın yahut Işid’in fark edemememiş olması da gerçekten enteresan bir durumdur: http://www.ted.com/talks/lesley_hazelton_on_reading_the_koran?language=en



**



Yazarın web sitesindeki bir diğer iddiası:

Işıd / El-Kaide’nin Amerikan’ın ürettiği bir şey olması mühim değil, Takiye Kur’an’a uygundur.
Şimdi çıkıp diyebilirsiniz bu Işıd el kaide amerikanın kurduğu bir şey diye. Doğru olması veya olamması bir şey değiştirmez. Takiye ile amerika’ya bir süre itaat etmiş olmaları Kur’an’a ters değil.
Nahl Suresi’nin 106.ayet: “Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah’ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.
-Kalbi iman dolu olduğu halde inkara zorlanan başka-
Amerika inkara zorlamışsa inkar ettik gözüküp bir süre öyle güç kazanmaları mübah bir strateji.
Daha da net bir ayet
Al-i İmran Suresi, 28. ayet: “Mü’minler inananları bırakıp da, Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah ile bağını koparmış olur, kendinizi onlardan gelecek tehlikelerden korumak için bu yola başvurmanız hariç. Ancak Allah sizi kendi emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor. Çünkü bütün yollar Allah’a varır.”
Normal’de bir müslüman kesinlikle ama kesinlikle müslüman olmayanla arkadaşlık kuramaz. Yani bir müslüman benim gibi bir allahsızla arkadaş olursa, günah işlemiş olur. Aynı şekilde Amerika ile de bir ilişki kurarsa günah işlemiş olur. Şiilerle de, kafir kürtlerle de veya herhangi bir “sunni olmayan unsurla” arkadaşlık yasak!
Ancak diyor ki, kendinizi onlardan gelecek tehlikelerden korumak için bu yola başvurmanız hariç. Eğer amerika ırak’ı işkal ettiğinde onlarla ilişki kurmuşlarsa, veya vakti zamanında sovyetler afganistan’a saldırırlarken Amerika’dan destek alarak kurulmuşlarsa, bu Kur’an’a uygundur.
Ama artık güçlendiler palazlandılar. Artık Cihad zamanı.



Cevabım:


Neresinden tutsam elimde kalan bir iddia daha.

Öncelikle Kuran’a göre bir gayri müslimle sırf arkadaş olmak değil, evlenmek bile helaldir. Kuran’da şirk koşmayan kitap ehli ile evlenilebileceği net bir şekilde söylenir. Kuran’ın bir ayetini kabul edip, diğerini kabul etmemek gibi bir durumun mümkün olamayacağını yukarıda zaten ayetlerle göstermiştik.


Müslüman olmayanları dost edinmeme konusunda cımbızlanarak sunulan en yaygın ayet şudur:


Maide 51 Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları gönül dostları edinmeyin. Onlar birbirlerinin gönül dostlarıdır. Sizden kim onları gönül dostu edinirse o, onlardandır. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.


Oysa bağlama ve ayetin devamına baktığımızda dost edinilmemesi gerekenin kimler olduğu açıklanır:


Maide 57 Ey iman edenler! Sizden önce kitap verilenlerden ve küfre sapanlardan, dininizi oyun ve eğlence edinenleri dost tutmayın. Eğer inanıyorsanız Allah'tan sakının.


Dost edinilmemesi gerekenler dinimizle, inancımızla dalga geçenlerdir. Yani her Yahudi, Hıristiyan yahut müşrik değil... Kaldı ki Kuran burada saydığı insan gruplarından kitap ehli olanlarla evlenmeye izin verir.


Maide 5 ....Mümin kadınların iffetlileriyle, sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanların iffetli hanımları da mehirlerini verdiğiniz takdirde; iffetinizi korumanız, zinadan uzak kalmanız ve şunu-bunu dost tutmamanız şartıyla size helaldir...


Sadece kitap ehliyle değil, bizim inancımıza saygısızlık edip, onu bir eğlence aracı yapmadıkları sürece müşrik, ateist, deistle de arkadaş olunabilir. Bu konuya da, cennete girmiş birisinin ahirete inanmayan bir arkadaşı ile ilgili deneyimini anlatan şu ayet açıklık getirmektedir:


Saffat Suresi
 51. İçlerinden bir sözcü şöyle der: "Benim yakın bir arkadaşım vardı." 52. Derdi ki: "Sen gerçekten şunu tasdik edenlerden misin?"53 "Biz, ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra, gerçekten cezalandırılacak mıyız?" 54 Dedi: "Siz de bir araştırır mısınız?" 55 Araştırdı, nihayet onu cehennemin ta ortasında gördü. 56 Dedi: "Vallahi, az kalsın sen beni de buralara düşürecektin."57 "Rabbimin nimeti olmasaydı, kesinlikle ben de şurada toplananlar arasına girmiş olacaktım."                                               
                                              

Açıkça görüldüğü üzere, bu ayette bir müslüman dünyadayken bir kafirle yakın arkadaş olmuş, birisi cennete, diğeri ise cehenneme gitmiştir.



Yazarın bir diğer iddiası:  
 
4- Işıd’e itaat etmemek Kur’an’a aykırıdır.
Şimdi daha da öte bir konuya değineyim. Eğer Işıd’e itaat etmezse o bölgedekiler, ulul emre itaatsizlik olur. Bu da kur’an’da hoş karşılanmaz.
Nisa suresi 59. ayet: “Ey inananlar, Allah’a, peygambere ve içinizden emredecek kudret ve liyakata sahip olanlara itaat edin.
Evet Irak ve suriye bölgesinde Işıd “emredecek kudret ve liyakata sahip“. eğer ona itaat etmezlerse açıkça Kur’an’a ters düşerler.
Türkiye’de şu anda emredecek kuvvete sahip değiller ama yarın öbürgün kuvvetlenirlerse ve itaat etmezsen, kafir konumuna düşeceksin, Kur’an böyle buyuruyor, bunu bil!

Cevabım:

Gerçekten Kuran’a bire bir uyan bir merci olmadığı sürece neyin itaatinden bahsedilebilir? Zulme ortaklığın itaatinden mi? Işid’in Kuran'a uygun tanımıyla uzaktan yakından alakası olmadığını zaten yazının başından beri ayetlerle göstermekteyiz. Bir kişinin ya da cemaatin Allah'ın adını ağzından düşürmemesi, dindar gözükmesi, hatta namaz kılması, ibadetleri tam yerine getirmesi onu Kuran’ın tanımına uygun birisi yapmaz. Bu bağlamda, Arap müşrikleri ne kadar müslüman ise Işid de işte o kadar müslümandır. Zira onlar da Allah’a inanmakta idiler:

Araf 28 Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: "Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu." De ki: "Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?"

Maun Suresi 4. Vay haline o namaz kılanların ki, 5. Namazlarından gaflet içindedir onlar!
6. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.


İddiaların sahibi yazarın bağlamından çıkartıp sunduğu ayetlerin Kuran bağlam bütünlüğü içerisinde ne anlama geldiğini ve aksinin neden mümkün olamayacağını gördükten sonra yazara hak verdiğim noktalara son kez geri dönecek olursam, dünyada sözüm ona müslümanları temsil eden “İslam Konferansı Örgütü”, “İslam İşbirliği Teşkilatı”, “Türkiye alimler Birliği”, “Dünya Müslüman alimler birliği” gibi kuruluşların “Işid bizi ve İslam’ı temsil etmiyor” diye yaptıkları bir Işid kınama duyurusuna da rastlamamış olmamızın tuhaflığı tartışılmaz.

Sanırım gerçekten, Kuran’dan çok uzaklaşıp, sapkın bir pagan öğretisi haline gelmiş inanç sistemlerine hiç de ters olmadığından bu açıklamaları yapmaktan uzaklar. Lakin, bu sorunların çözümü gerçeklerin üzerini örtmekte yahut ayetleri bağlamından koparıp sunmakla değil, ancak ve ancak insanlara inançlarının inandıklarını iddia ettikleri Kitap’la nasıl çeliştiğini göstermekle ve Kuran’daki gerçek dine, İslam'a dönüşle olacaktır.

Selam, sevgi