18 Şubat 2013 Pazartesi

Life of Pi (Pi'nin Yaşamı)



Kendimizin ötesinde, hayatımıza egemen olan ve onu belli bir plan doğrultusunda yönlendiren, bizimle ilgilenen bir varlığın yani insan hayatına egemen ve bizzat müdahale eden bir Tanrı’nın var olduğunu fark etmemiz için mutlaka Evren’in ortaya çıkışındaki hassas ayarı bilmemiz, teleolojik deliller üzerine kafa yoracak kadar donanımlı olmamız yahut vahiy / ilham yoluyla ilahî olanla irtibat kurmamız gerekmez. Elbette bu deliller de önemlidir ama sıradan bir insan gündelik yaşamda küçük gözlemler yaparak da bu konuda makul sonuçlara varabilir. Örneğin, büyük şehirlerdeki yaşamımız buna güzel bir örnek teşkil eder. Türlü özelliklere sahip milyonlarca insanın bir arada yaşadığı, kalabalık, karmaşık, hatta binlerce tehlike ve ölüm riskiyle dolu bu şehirlerde trafik kurallarını ihlâl eden çılgın sürücülerle dolu caddelerde araçlara binerek kaygısızca seyahat eder, hiçbir önlem alınmamış yıkık dökük inşaat alanlarının önünden geçer, türlü hastalıklar taşıyan insanların içinde bulunduğu toplu taşıma araçlarını kullanır ve yine de hayatımızı pek çoğumuz sağ salim devam ettiririz. Alıştığımız için artık yadırgamayıp, normal kabul ettiğimiz bu yaşantı aslında mucizevîdir (sıra dışıdır) ve sağduyulu bir insana “Kaç tane tesadüf (!) ard arda gelirse ardında bir bilinç aranır?” sorusunu sordurtmak ve bu yaşamın bizim dışımızda bir güç tarafından yönetildiği, belli bir plana yönelik devam ettirildiği sonucuna götürmek için –bence- tek başına bile yeterlidir.

Lafı fazla uzatmayıp, şu an vizyonda olan ve 11 dalda Oscar’a aday gösterilmiş Life of Pi adlı filme gelelim, öncelikle filmin bugüne dek izlediğim en etkileyici filmlerden biri olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Sadece konusuyla, tartışmaya açtığı kötülük problemi, Tanrı inancının rasyonelliği/ irrasyonelliği, inancın bir ihtiyaç olup olmadığı gibi din felsefesine dair önemli sorularıyla da değil, görseliyle, müzikleriyle, her şeyiyle dolu dolu, insanları düşünmeye, sorgulamaya yönlendiren bir film Life of Pi. Böyle bir filmle karşılaşınca, her ne kadar blogumda film-kitap analizi yazmak gibi bir âdetim olmasa da bu film hakkında muhakkak bir şeyler karalamam gerektiğini düşündüm.
Filmi iki kez izledim. Bazı sahnelerde, çocukluğumda Mayıs ayı gibi çileğin yeni çıktığı ve pazarda ilk kez satılmaya başlandığı gün, eve döndükten sonra annemin bunları yıkayıp üzerine pudra şekeri serpip bana verdiğinde hissettiğim duyguyu yaşadım. Yazacaklarımın bundan sonraki kısmını filmi izlememiş olanların okumasını önermiyorum.  Zira bu filmle ilgili herhangi bir analiz okuduktan sonra filmi izleyecek olurlarsa hem normalde alacaklarından daha az keyif alacaklar, hem de bence yazarın (Yann Martel)/ senaristin (David Magee)/ yönetmenin (Ang Lee), gerçeğin seçimini izleyiciye bırakma çabası heba olacaktır.        
Filmin konusu şöyle, laik ve liberal bir ailede ortamında yetişen, küçük yaşlardan beri dinlere ilgi duyan, hayatının anlamını bulmaya çalışan Pi (Piscine Patel), ailesiyle birlikte Hindistan’dan, babasının sahip olduğu hayvanat bahçesinin hayvanlarını satmak ve yeni bir yaşam kurmak üzere Amerika’ya giderken,  içinde bulundukları Japon kargo gemisi batar. Gece yarısı uykusundan aniden, uyanan ve güverteye çıkıp dalgaları, fırtınayı izleyen Pi,  kendisini içinde kısıtlı erzak bulunan bir filikada, bota binmeyi başarmış olan kırık bacaklı bir zebra, yırtıcı bir sırtlan, Richard Parker adındaki kaplanları, Orange Juice adındaki orangutan ve bir sıçanla birlikte bulur.  Yolculuğun henüz başlarında, sırtlan zebrayı öldürür, içlerindeki en insansı hayvan olan orangutan sırtlanı cezalandırmak ister ve bu sırada sırtlan tarafından saldırıya uğrayıp öldürülür ve nihayet besin zincirinin en üstündeki hayvan olan kaplan Richard Parker, sırtlanı öldürür ve sıçanı yer. Bundan sonra yaklaşık 1,5 saat Pi ve Richard Parker’ın (ve bilhassa da besin zincirinin en üstündeki Richard Parker’la aynı botta bulunan Pi’ın) okyanusun ortasında 227 gün boyunca süren ölüm-kalım savaşını, atlattıkları badireleri, heyecan dolu maceraları, bu olaylarla paralel Pi’ın Tanrı’yı arayışını ve inancındaki değişimleri izleriz. Filmin sonlarına yaklaştığımızda Pi ve Richard Parker karaya ulaşır. Richard Parker ardına bile bakmadan çeker ve gider. Pi ise kendini hastanede bulur. Filmin en önemli ve vurucu kısmı hastanede, geminin batış sebebini öğrenmek için sigorta şirketi tarafından gönderilmiş Japon görevlilerin Pi ile aralarında geçen diyalog esnasında ortaya çıkar. Kazanın sebebini ve nasıl gerçekleştiğini öğrenmek isteyen görevlilere Pi, bizim de 1,5 saat boyunca izlediğimiz kaplanlı macerayı anlatır.  Japonların bu macerayı garipsemesi ve bunu bu şekilde yazamayacaklarını söylemelerinin üzerine  Pi, sanki o an uyduruyormuşcasına (?!), göz yaşları içinde yeni bir hikaye anlatır. Bu alternatif öyküye göre, batan gemiden kurtulup filikaya binebilenler, akşam yemeği dağıtılırken Pi’ın babasıyla takışan agresif aşçı, sempatik Budist bir genç, Pi’ın annesi ve Pi’dır…  Saldırgan aşçı önce Budist genci öldürür ve onu yer, buna karşı gelen ve sinirlenen annesi aşçının saldırısına uğrayarak can verir. Aşçı kurtarma botunda kazara bulunan sıçanı da yer. Tüm vahşete şahit olan Pi ise aşçıyı öldürür ve maceraya yalnız başına devam eder. Yani bu yeni öyküye göre aşçı hayvanlardan sırtlanken, anne orangutan, ayağı kırık zebra Budist genç, Pi ise kaplandır.
Her ne kadar ilk izleyişimde kendimi ilk yani kaplanlı hikâyeye yakın bulmuş olsam da, (protagonistimiz Pi de bunu seçse de ve Tanrı’nın da bunun daha iyi bir hikâye olduğunu düşündüğünü düşünse ve dile getirse de) satır aralarından filmin vermek istediği mesajın anti-teist yani din karşıtı bir mesaj olduğunu okumuştum.  Fakat daha sonra film üzerinde düşündükçe ve ikinci kez izleyince mesajın, hangi hikâyenin gerçek olduğunun kararının izleyiciye bırakıldığını düşünmeye başladım.  Filmi güzel yapan şey de aslında buydu.
İnsan zihni garip. Geçenlerde ted'de mutluluk üzerine hoş bir konuşma izledim. Burada konuşmacı, kişinin olayları iki şekilde algıladığından bahsediyordu. Biri deneyimleyen benlikti (experiencing self); olayları yaşayan, “o andayken” acı çeken ya da mutlu olan… Diğeri ise hatırlayan benlikti (remembering self), anıyı/ yaşananları beynindeki klasöre bir nevi pozitif-negatif vs. şeklinde etiketleyip koyan. Konuşmacı “hatırlayan benliğin” aslında bir "storyteller" yani masalcı olduğunu söylüyordu.  Örneğin, 20 dakika boyunca çok güzel bir konser kaydı dinleyen birisi, kaydın son 30 saniyesinde cızırtı olduğu için 20 dakikalık deneyimi aslında gayet olumlu olmasına rağmen deneyim hakkında mutsuz anılara sahip olabiliyor ve bunu negatif bir anı olarak kaydedebiliyordu. Bazen de tam tersi oluyordu. Kötü bir deneyim, sonu iyi bittiği için pozitif ve mutluluk verici bir anı olarak yaftalanabiliyor, öyle anımsanabiliyordu. Videoyu izlemek isterseniz şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.ted.com/talks/daniel_kahneman_the_riddle_of_experience_vs_memory.html
Life Of Pi’da da gerçek hikâyenin hangisi olduğunu bilmemiz mümkün değil gibi gözüküyor.
Çünkü gerçek olan ikinci (insanlı) hikaye de olsa, yolculuk boyunca karşılaştığı deneyimlerin ona “hissettirdiklerinin” birinci yani kaplanlı hikâye olması, bu sebeple olayı bu şekilde aktarmayı tercih etmiş olması gayet mümkün.
Hangi hikâyenin gerçek olduğu hakkındaki delillerin film boyunca zaman zaman her iki hikayenin lehine değiştiğini düşünsem de (Mesela kullanma kılavuzunda bulunan, filikada etobur bir hayvanla bir aradaysanız diyen sahne ikinci hikayenin gerçekliğinin lehineyken, ikinci hikayede Pi’ın sıçanı aşçının yemiş olduğunu söylemesi –ilk hikayeye göre kaplan yemişken- birinci hikayenin gerçekliğinin lehinedir) yani bence kasıtlı olarak bunun seyirciye bırakıldığı kanısına varmış olsam da her iki hikaye üzerine yapmak istediğim birkaç çıkarımla devam edeyim.
A)     İkinci hikâyenin gerçek olduğunu varsayarsak filmin verdiği belli başlı mesajlar şunlar olabilir:
Çıkarsız sevgi ancak çocuklukta olur. (Çocuk Pi’ın Richard Parker’ı eliyle beslemek ve onunla iletişim kurmak istemesi, onun bir ruhu-bilinci olduğuna inanması ve kaplanın gözlerinde gördüğüne kendi yansıması ve düşünceleri haricinde bir anlam yüklemesi) Hayatın acımasızlıkları karşısında bu çıkarsız sevgi yerini çıkara dayalı bir sevgiye bırakır. Her merhamet-sevgi kisvesinin altında aslında bir çıkar vardır. Pi’ın okyanus macerası boyunca kaplanın yaydığı korku sayesinde yaşama bağlanması ve böylelikle mücadelesine devam edebilmesi bir çıkar olduğu gibi, Tanrı’ya inanması bile aslında bir çıkardır çünkü onun kendi içindeki boşluğu doldurmasına, yalnız hissetmemesine, var olmak için bunca çaba harcamasına ve eziyete katlanmasına bir alt yapı hazırlamaktadır, anlam kazandırmaktadır.

Tanrı’ya yani kaplanlı hikayenin gerçek olduğuna inanmak, aslında yeryüzünde etobur bir ada olduğuna da başka fantastik / masalsı şeylerin olduğuna da inanmakla eşdeğerdir.
Çocukluk yıllarında o dalga konusu olduğu ismine egosunun savunma mekanizmalarını* kullanarak zekice bir çözüm üreten Piscine, bu kez de bu mekanizmaları, gözünün önünde gerçekleşen ve ruhunu derinden zedeleyen olayları unutmak ve bu acımasız dünyada var olma isteğini, yaşam mücadelesini anlamlı kılmak, rasyonalize etmek için kullanır ve Tanrı’ya inanmayı seçer.
Böylelikle Pi aslında babasına verdiği rasyonel bir inanca sahip olacağı sözünü de tutmuştur. Çünkü artık onun dünyasında, ihtiyaçtan dolayı inanmak ve bu sayede akıl sağlığını koruyabilmek, tekrar mutlu olabilmek belki de en rasyonel olandır.
“Kötülük problemi”** (polio hastalığı) babasının inancını yitirip ateist olmasına neden olmuşken, Pi’ın bilinçaltı okyanusta yaşadığı olayları “kötülük problemi”,  olarak algılamaktansa imtihan olarak algılamayı yeğler.

B) İlk hikâyeye dönecek olursak… Gerçek olan o ise filmin mesajını şöyle yorumlayabiliriz:
Pi hayattaki her şeyin mucize olduğunu, yani mucizenin “sadece” Tanrı’nın fizik vs. kurallarını askıya aldığı durumlarla sınırlandırılamayacak olduğunu düşünen biridir.
Örneğin, gemi batmadan az evvel, gece yarısı ansızın uyanmasını, kendisinin de anlam veremediği bir güç tarafından uyandırılmasını, kaderi olarak yorumlar; bu onun için bir mucizedir. Çünkü ortada hayatına yön veren ve aslında kendi iradesi dışında gelişen bir durum vardır. Bu sebeple hayvanlarla birlikte bindiği filikayı kutsal kitaplardan öğrendiği Noah’s Arch’a (Nuh’un gemisi) benzeterek, kendi filikasını Pi’s Arch (Pi’nin Gemisi) olarak yorumlar.
Burada bir antrparantez açarak İslam dini açısından duruma bakarsak, Kuran’da mucize kelimesi “ayet” kelimesi ile ifade edilir. Yani aslında her şey ayettir, Allah’ın varlığının bir delilidir. Bu bağlamda gündüzün ve gecenin birbiri ardınca gelişi de bir ayettir (2:164); Hz. İbrahim’i ateşin yakmaması (21:69) yahut havarilere gökten sofra inmesi de (5:114-115)… İslam’da mucize/ ayet sadece Tanrı’nın kendi koyduğu yasaları bir süreliğine askıya alması değil, buna ek olarak o yasalar çerçevesinde olan nizamdır da.
Parantezi kapatıp filme dönecek olursak, ilk hikayeye göre 227 gün boyunca dinlerden harmanladığı öğretilerin bilgeliği Pi’ın yaşam mücadelesini kazanmasına katkıda bulunmuştur. Bunları deneyimlerinden edindiği bilgelikle sentezleyen Pi, bilinciyle (ruhuyla) ve zekasıyla hayvandan ayrılan insanın besin zincirinin en üstündeki bir hayvana hükmedebileceğini ve ondan farklı olduğunu anlamıştır; bu da onu (antropik ilke) Tanrı'ya ve dinlere  biraz daha yaklaştırmıştır. Lakin maceranın başında Vişnu'ya dua eden Pi, fırtına sahnesinde artık Rahman ve Rahim olan (Compassionate and Merciful) Allah’a yakarmaktadır.

Hayattaki her şeyi mucize olarak algılayan biri için teistik bir Tanrı’nın kendisi için etobur bir ada yaratmış olması (nasıl ki Hz. İsa ölüleri diriltiyorsa, cehennemin ortasında yanmayan ağaç oluyorsa) gayet mümkün bir olaydır. Nitekim, deizmin tanrısından farklı olarak teizmin tanrısı kendi yazdığı fizik, biyoloji vs. yasalarının kölesi-hizmetçisi değil, onları gerektiğinde bir süreliğine askıya almaya muktedir olanın ta kendisidir. Bu arada insan eti yiyen bakteriyle / yosunla kaplı “bilinen” bir etobur ada olmasa da bu çok da fantastik bir şey değildir aslında şunların var olduğu düşünülürse:
Elbette bu ada aslında hallucinogen*** bitkilerle dolu bir yer de olabilir. Nitekim Pi adaya ayak basar basmaz garip bir bitki yemiştir. Bu bitkinin bilinç halini değiştiren, halüsinasyonlara sebep olan, Şamanların ve diğer mistiklerin binlerce yıldır mistik tecrübe yaşamak amacıyla ritüellerinde kullandıkları doğal bir sanrılandırıcı olması da ihtimal dâhilindedir. Hatta ve hatta “acid” kelimesine yapılan vurgu bu amaçla bile olabilir.
---
Pi’ın inanış tarzını tasvip ediyor değilim. Nitekim ben bu konuda Pi gibi değil, babası gibi düşünenlerdenim. Yani “her şeye aynı anda inanmak demek,” bence de “aslında hiçbir şeye inanmamaktır”. Lakin Hindistan gibi bir ülkenin vatandaşı olmasına rağmen, Pi’ın körü körüne ata dinine uymak yerine, bir sorgulama sürecine girmesi, inanç sistemini bu sorgulama sürecinin sonunda oluşturması hayranlık verici.
İzlediğimiz/ dinlediğimiz hikâyelerden hangisi gerçek olursa olsun ortada yadsınamaz bir realite vardır o da genç bir çocuğun 227 gün boyunca, bir filikada, okyanusun ortasında inanılmaz tehlikelerle karşı karşıya gelmiş olması, tüm bu tehlikelere rağmen hayat mücadelesinde galip gelmiş olması, eski yaşantısına geri dönerek bir aile kurmayı başarmış olmasıdır ve tüm bu “realite” mucize değildir de nedir?
Einstein der ki “Hayat iki türlü yaşanır. Ya her şey mucizeymiş gibi ya da hiçbir şey mucize değilmiş gibi…” Filmin de aslında tartışmaya açtığı temel argüman bence tam olarak budur.
Sevgiler
---
***Hallucinogen: http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_psychoactive_plants
http://deep6inc.com/previewlsd16.html

8 Ocak 2013 Salı

Kuran’dan Dualar

Kur’an-ı Kerim’de hem Muhammed peygamberin,  hem diğer pek çok peygamberin, hem de özellikleri övülen ve cennet ehli olarak sunulan insanların ettiği pek çok dua mevcuttur.

Bu bağlamda bu hakkında hiçbir şüphe olmayan dualar varken Kur’an dışı kaynaklardan, peygambere atfedilen ama gerçekte öyle olup olmadığı % 100 kesin olmayan dualara başvurmak -hele ki Kuran'daki duaları görmezden gelirken- saçmadır. Elbette illa bunlara bağlı kalınacak diye bir kaide yok, kişi kendi dualarını da oluşturabilir, yahut başkalarının oluşturduğu dualardan da yararlanabilir ama Kuran ayetlerindeki dualar öyle güzel ki sizlerin de bundan yararlanması için birkaç örnek vermek istiyorum. Aşağıda vereceklerim dışında pek çok dua mevcut Kuran’da, bunları siz kendiniz de aratıp bulabilirsiniz:


Bakara Suresi’nde şu şekilde dua eden kulların müminler olduğu söyleniyor ve bunlar övülüyor:

"Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver! Ve bizi ateş azabından koru!" (Bakara 201)
Peygamberimizin Kur’an’dan gerçek sünnetine birkaç örnek. Allah hakkında tartışma olmayan ayetlerinde ona bu şekilde yakarmasını  buyuruyor:
"Rabbim! Beni, gireceğim yere doğruluk-dürüstlükle sok, çıkacağım yerden doğruluk-dürüstlükle çıkar. Katından bana yardımcı bir güç/kanıt ver." (İsra 80)
Peygamberimizden etmesi  istenen başka bir dua:
Ey mülkün/saltanatın Mâlik'i/sahibi olan Allahım! Sen mülkü/ saltanatı dilediğine verir, mülkü/ saltanatı dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltip aziz edersin, dilediğini alçaltıp zelil kılarsın. İmkân, mal ve nimet senin elindedir. Sen, her şeye kadirsin. Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü diriden çıkarırsın. Dilediğini hesapsızca rızıklandırırsın. (Ali İmran 26-27)
Ashabı Kehf’in duası:
"Ey Rabbimiz, katından bir rahmet ver bize ve bizim için bir çıkış yolu lütfet işimize. (Kehf 10)

Hz. Musa’nın Kuran'dan gerçek sünnetine bir örnek:
Rabbim, göğsümü açıp genişlet; İşimi bana kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar.
(TaHa 25-28)

Sabreden müminlerin duası:
"Ey Rabbimiz! Bağışla bizim günahlarımızı, affet işlerimizdeki taşkınlığımızı, sağlam bastır ayaklarımızı ve yardım et bize küfre sapan topluma karşı!" (Ali İmran 147)

Hz. İsa’nın havarilerinin duası:
Ey Rabbimiz! Senin indirdiğine iman ettik, resule uyduk; artık bizi gerçeğin tanıklarıyla beraber yaz! (Ali İmran 53)
Sevgiler

 

1 Aralık 2012 Cumartesi

Ahlâk, Din ve İnsan Doğası

Pek çoğunuzun bildiği üzere, ateistler ahlâkın dinle bir ilişkisi olmadığını, hatta daha da ileri giderek ödül-ceza kaygısı ile ahlâklı davranmanın gerçek ahlâk olmadığını savunmaktadırlar. İşin trajikomik tarafı, kimi Sufîler de bunu destekler söylemlerde bulunup “Cennet dediğin ne ki birkaç köşkle birkaç huri, isteyene ver onları, bana seni gerek seni” diye Allah’ın insanlara bu dünyada erdemli olmaları karşılığında sunduğu nimetlere burun kıvırıp farklı isteklerin (Allah ile birlenme, tanrılaşma gibi) peşine düşerler.

Ahlâkın din ile derin bir ilişkisi olduğunu savunan en etkili isimlerden biri ünlü filozof Immanuel Kant'tır.
Gerçekten de din yok ise ahlâkın rasyonel bir temellendirmesinden bahsetmek mümkün değildir.
En genel olarak, hayatı ne şekilde anlamlandırdığımız, bizim için iyi ve kötü olanın ne olduğunu belirlememizdeki temel unsurdur.
Örneğin, hayatı biyokimyasal reaksiyonlar sonucunda tesadüfen ortaya çıkmış bir olay olarak görüyorsak ve hayatın anlamının doğal seleksiyon, güçlü olanın yaşamını sürdürdüğü bir mücadele olduğunu düşünüyorsak, yani bilinçli bir kudret / Tanrı tarafından yönlendirilmemiş bir evrimsel süreci savunan bir ateistsek ahlâk anlayışımız da hayatın anlamının imtihan olduğunu düşünen bir teistten otomatikman farklı olacaktır.
Bu bir ateist illa bir teistin ahlâki değerlerine zıt davranacak olarak anlaşılmamalı. Zira tanıdığım pek çok ahlâklı diyebileceğim ateist var. Fakat bana sorarsanız hayatı güçlü (fit) olanın kazandığı bir mücadele olarak gören ve ölümden sonra da herhangi bir merciye hesap vereceğini düşünmeyen biri eğer gerçekten erdemli davranıyorsa, mesela kazandığı paranın bir kısmını ihtiyacı olanlarla paylaşıyorsa yahut ıssız bir çölde kendisi ve bir yakını baş başa kaldığında matarada kalan suyun yarısını yol arkadaşına veriyorsa, bu adam böyle davrandığı sürece, inandığı değerlere uygun yaşamayan tutarsız, çelişkili bir budaladır. Çünkü yaptığı iyiliğin, sergilediği ahlâklı davranışların hiçbir rasyonel dayanağı yoktur. Aksine hayatı anlamlandırdığı teorinin mekanizması ile çelişmektedir. Ve elbette mantıklı- tutarlı olmamak da bence aslında başka bir erdemsizlik örneğidir.
Peki inançsız bir insanın ahlâklı davranmasına ne sebep olmaktadır?
Öncelikle temel konularda Allah’ın insanların doğasına/ fıtratına yerleştirdiği vicdan pusulası erdemli davranmayı sağlamaktadır. İşte bu sebeple vicdanının sesini dinlemeyen ve ahlâklı davranmayanlar aslında öz benliklerine zulmetmektedirler. Ama olay sadece hislerin peşinden gitmekle, vicdana uymakla hallolmaz. Çünkü eğer vicdanının fısıldadığı hisler savunduğun yaşam felsefesi ile uyuşmuyorsa, orada bir his-mantık çatışması ortaya çıkar, aynı yukarıda verdiğim hayatı güçlü olanın kazandığı bir mücadele olarak görmesine rağmen, çölde suyunu arkadaşıyla paylaşan ateist gibi. Bu durumda ya vicdanın yönlendirdiği hislerde bir sorun vardır, ya da mantığın işaret ettiği düşünülen yaşam felsefesinde yani ateizmde… Bir başka deyişle, vicdan ve yaşam felsefesi rasyonel bir temele oturabilmek için uyumlu / paralel olmak zorundadır.
Toplumsal değerler, bazı örfler, toplumdan dışlanma endişesi, aile terbiyesi tüm bunlar da ahlâklı davranmaya zemin hazırlayabilmektedir. Bir ateist hayatı ne kadar güçlü olanın hayatta kalacağı bir mücadele olarak görse de ne de olsa o muhtemelen teist ebeveynlerce ve öğretmenlerce çocukluktan itibaren ahlâki değerlerin aşılandığı, kökeni teizme dayanan “medeni” hukuk yasalarını benimsemiş biridir. Yani ahlâklı davranmasına neden olan motivasyon onun hayatı anlamlandırdığı yaşam felsefesi değil, ona çocukluktan beri empoze edilen değerler ve / veya vicdanıdır.
Ahlâkla ilgili bir diğer sorun ateistlerin ödül isteği yahut cehennem korkusuyla iyilik yapmayı gerçek ahlâk olarak görmemeleri, dindar insanların gerçek ahlâka sahip olmadıklarını ileri sürmeleridir. Yani ateistlere göre bir çıkar gözetilerek yapılan iyilik gerçek iyilik değildir. Oysa insan doğası gereği çıkarcıdır. Ateistler dindarlara “Allah rızası kazanmak için iyilik yapmak gerçek iyilik değildir, bu çıkar için iyilik yapmaktır” diye dursunlar, kendilerinin yaptığı da aslında çıkar için iyilik yapmaktan başka bir şey değildir.
Bir müslüman nihai çıkarını (cenneti) düşünerek, Allah’ın rızasını kazanmak için bir fakire yardım edebilir.  Peki ya bir ateist niçin bir fakire yardım eder? Bir ateistin “Abi çok açım, nolur bi yemek ısmarla” diyen bir çocuğa, “Bu dünya güçlü olanının hayatta kaldığı bir dünya, hadi koçum ikile” diye cevap vermek yerine çorba ısmarlamasının mantığı nedir?
a)      Vicdanını rahatlatma “çıkarı”  iş başındadır.

b)      Çocuğun kendisine teşekkür ettiğini duyma “çıkarı” devreye girmiştir.

c)       Çocuğun mutlu olup, kendisine gülen gözlerle baktığını görme “çıkarı” iş başındadır.

d)      Yanındaki arkadaşına ben çok iyi bir insanım mesajı gönderme “çıkarı” devreye girmiştir.
e) Dine inanmayan birinin de ahlâklı olduğunu gösterme / kendine ispatlama "çıkarı" baskın gelmiştir.

Listeyi biraz daha beyin fırtınası yaparak uzatabiliriz elbet… Lakin bu 5 örnek bile iddiayı desteklemek açısından yeterlidir.

Görüldüğü üzere, dindarları gerçek ahlâkı kavrayamamış olmakla itham edenler aslında kendileri de yaptıkları iyiliği “menfaatleri” gereği yapmaktadırlar. Bu durumda Allah rızası kazanmak için yapılan bir iyilik neden bir ateistin yaptığı iyilikten daha az erdemli olsun ki?

İnsan tabiatına dair basit bir gözlem bile "Allah ile ticaret"ten, "Allah'a borç vermek"ten bahseden Kuran ayetlerinin, inançlı ya da inançsız tüm insanları, onların kendilerini tanıdıklarından çok daha iyi tanıyan bir kudret tarafından gönderilmiş olduğunu ispatlamaya yeterlidir. 
Sevgiler

14 Ağustos 2012 Salı

Hangi Meali Okuyalım?

Öncelikle son dönemde bana sıklıkla yöneltilen sorunun bu olmasından çok mutlu olduğumu belirtmeliyim.:)

Çünkü bu Kuran’ın önceki dönemlerde olduğu gibi, bir kılıf içerisinde duvara asıldığı değil, okunduğu anlamına geliyor.
Vakti zamanında din tartışmalarının yapıldığı forumlardan birinde denk geldiğim bir cümle vardı:
“Kuran aslında Arapça değil Rabce” demişti biri ve enteresan gelmişti bana.
Kuran elbette Arapça.  Rabbimiz de yine bunu ayetlerinde vurguluyor. Ama bu arkadaşın tespiti de yabana atılacak cinsten değildi. Gerçekten Kuran öyle enteresan ki kendini vererek, anlamaya çalışarak okunduğunda, hele de emek harcanıp, notlar alınıp birkaç kez okunduğunda Arapça bilmeyen birine meal hatası bile yakalattırabilecek bir kitap.
6000 küsur ayet var Kuran’da. Mesut Yılmaz adlı bir arkadaş uğraşmış, bir çalışma hazırlamış ve Kuran’daki temel cümle kalıplarını ve onların değişik kombinasyonlarının bir araya gelmesiyle ortaya çıkan ayetleri kategorize etmiş.
Mesela:
HUD Suresi 11:123 Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah'a mahsustur. Bütün işler O'na döndürülür. Öyle ise O'na kulluk et ve O'na tevekkül et. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah'a mahsustur. (Nahl 16:77’den)
Bütün işler O'na döndürülür.  (Şura 42:53’den)
Öyle ise O'na kulluk et  (Ali İmran 3:51’den)
ve O'na tevekkül et. (Yunus 10:84’den)
Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. (En’am 6:132’den)


gibi…
“Nasıl oluyor da Kuran ayetleri böyle kolay akılda kalıyor ve nasıl oluyor da ona yeterince vakit ayıran biri meal hataları bile yakalar hale gelebiliyor”un cevabı ve Kuran'ın Rabce olması sanırım biraz da bu tekrar yollu eğitim-öğretim:)

Yazının başlığına yani asıl konumuza dönersek,  aslında amacım herhangi bir meali öne çıkarmak, hele ki reklam etmek falan hiç değil. Zaten Kuran mealinin para ile satılmasına, üstüne üstlük bir de yüksek rakamlara satılmasına, çok sinirleniyorum. Bu sebeple öncelikle mealleri aşağıda linkini vereceğim siteden karşılaştırarak okumanızı önereceğim:
http://www.kurandakidin.net/
Buradan Kuran’dan kelime aratabilme özelliğinin dışında, Ali Bulaç, Elmalılı Hamdi Yazır, Edip Yüksel, Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş ve Diyanet’in meallerini karşılaştırarak okuyabiliyorsunuz.
Ama illa ki derseniz “Ben mushafı elimde tutmak veya çantamda taşımak istiyorum. Hatta şu an meal karşılaştıracak vaktim de yok, bana tek bir meal lazım.” O zaman size önerim Yaşar Nuri Öztürk’ün meali olur.  Bunun da en önemli sebebi parantezsiz olması ve kelimenin birden fazla anlamı varsa “/” ile ayırarak tüm anlamlarını belirtmiş olmasıdır. Bir de elbette, orijinali kadar olmasa da, şiirselliği bir nebze olsun verebilmiş olması.
Son olarak,  çok önemli birkaç uyarıda bulunmak istiyorum. Çünkü gerek yakın çevremdeki insanlardan, gerekse gelen maillerden anlıyorum ki “tefsir” ve “meal” birbiriyle sıklıkla karıştırılıyor. Bu konudaki ayrımı iyi yapmanızı ve tefsiri meal zannetmemeniz gerektiğini önemle vurguluyorum arkadaşlar.

Tefsir, çeviri yapan kişinin kendi din bilgilerini, kendi yorumlarını, çıkarımlarını içine kattığı mealdir.

Meal ise bire bir çeviri olması “umulandır”:)

Meallerdeki hataları gördükçe malesef “Meal bire bir Kuran çevirisidir” diyemiyorum ama yine de meal muhakkak Rabbin mesajının bizlere daha az yorumsuz, daha katıksız halde ulaşan şeklidir.

Tefsiri Kuran meali zannedip okuyan insanların, hardal tanesi kadar imanı olanın cehennemden cennete transfer olacağı (hatalı) iddiasını Kuran’ın beyanı sanmalarına, Kuran’ın her benliğin ayrı ödül-ceza vurgusuna rağmen kadınların kocaları cehennemlik olanların onlarla birlikte cehenneme gidecekleri gibi asılsız iddiaların Kuran’ın beyanı sanılmasına, şahit olmak beni dehşete düşürüyor.

Elbette parantezli mealler de sütten çıkmış ak kaşık değil. Bunlar da beşer olduğu Kuran tarafından önemle vurgulanan Muhammed peygamberin, Allah’ın habibi, kainatın efendisi vs. olduğu gibi Kuran’a ters iddiaları maalesef içerebiliyor.

Hatta ve hatta yukarıda önerdiğim Yaşar Nuri’nin parantezsiz meali bile eski basımlarında 65:4 Talak Suresi’nde ayetin orijinalinde olmayan “henüz” kelimesini kullanma hatasına düşerek, Kuran ergenliğe girmemiş küçük kızların evlenmesine cevaz veriyor gibi bir hava yaratabiliyor. Ama Yaşar Nuri’nin bu önemli hatayı fark edip yeni basımlarda düzeltmiş olması saygıyı hak ediyor.

Özetle mealler bize bir kez daha gösteriyor ki “hatasız kul olmuyor”. Karşılaştırarak okumanız en iyisi önerim de bu sebeple.

 Herkese şimdiden iyi bayramlar.
Sevgiler

16 Temmuz 2012 Pazartesi

İki Haberin Düşündürdükleri & Kötülük Problemi

Geçen hafta gazetede okuduğum bir haber ara ara aklıma geldikçe içimden bir şeyler çekiliyor. Haber şu:

Aç kalan çocuğu köpek emzirdi
Hindistan'ın doğusundaki Jharkhand Eyaleti’nin yoksul mahallelerinden birinde yaşayan 6 yaşındaki Chotu Kumar, açlığını bir sokak köpeğinden süt emerek gideriyor.

Babası 4 yıl önce öldüğünden beri annesi, anneannesi ve 2 erkek kardeşiyle birlikte geçim sıkıntısı çeken Chotu Kumar, “Köpek bana yavrularından biriymişim gibi davranıyor” diye konuştu.


Bugün ise gazetede şöyle bir şeyle karşılaşıyorum:

Bebeğini canlı canlı gömdü
Geçtiğimiz hafta Salı günü Pakistan’da dünyaya gelen bebek, babası Chand Khan tarafından ‘çirkin’ olduğu gerekçesiyle gömüldü.
Akrabalarına bebeğin ölü doğduğunu söyleyen adam, bir de sahte cenaze töreni düzenledi. Bebeği mezarlığa götürürken görülen baba, akrabaları tarafından ihbar edildi.
Ne gaddarca,ne kadar insanlık dışı… Bir köpek aç bir çocuğu yavrusunu besler gibi beslerken, babanın çirkin olduğu gerekçesiyle kendi çocuğunu diri diri gömmesi…
İnsanların çoğu hastalıklı.
Cahiliye dönemi zihniyeti…
Bu iki haberi görmek “kötülük problemi” üzerine beyin fırtınası yapma ve bir şeyler karalama ihtiyacı hissettirdi bana.
Kötülük problemi denen şey nedir, öncelikle kısaca ona bakalım:
David Hume Din Üstüne Diyaloglar adlı eserinde Philo’nun ağzıyla şöyle özetlemiştir problemi:
Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?
Öyleyse O  güçsüzdür.
Yoksa gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor?
Öyleyse O iyi niyetli değildir.
Hem güçlü, hem de iyi ise, bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu?

Bir başka deyişle soru(n) şudur “Tanrı var ise neden kötülük var?”
Bunu sorgulamadan evvel, dünyada var olan ve sorunu tartışanlarca “kötülük” olarak kategorize edilen kavramlara bir bakalım:
Evrendeki kötülüğü üç farklı türde kategorize edebiliriz.
1)      Ahlaki (moral) kötülük
2)      Natürel kötülük
3)      Metafizik kötülük.  (Tüm filozoflar bunu dâhil etmez, Leibniz’in teorisidir.)

Ahlaki kötülük ne midir? İşte tam olarak yukarıda paylaştığım iki haberde olan durumdur. İnsanların çocuğu köpeğe muhtaç bırakmaları ve babanın dünya güzeli bebeğe yaptığı zulüm. Tabi liste tecavüzleri, ensest olaylarını, cinayetleri, hırsızlıkları vs. eklersek uzar da uzar.

Natürel kötülüğe ise kısaca örnek olarak sellerin, depremlerin, yani doğa olaylarının neden olduğu ıstırapları gösterebiliriz.
Çok  üzerinde durma gereği duymadığım metafizik kötülük ise  bunu ileri süren Leibniz’e göre insanın yetkin olmayışı, eksik bir varlık oluşudur. (Örneğin ölümlü, sonlu oluşu vs.) Ki bence yukarıdaki ahlaksız davranışları sergileyen insanlarla dolu bir dünyada insanın ölümlü-sonlu oluşu değil, olmayışı asıl kötü olan olurdu. Hele ki ölümden sonra cennet ve cehennemin olduğunu düşünürsek...
Önce "İyilik -kötülük nedir?" sorusu üzerine biraz beyin fırtınası yapalım..
Şahsi fikrim odur ki iyilik dediğimiz şey aslında pek çok zaman göreceli bir kavramdır. Adam öldürmenin iyi olmadığını yani kötü olduğunu hemen herkes bilir diyebilirsiniz, ki toplumsal ve hukuki yaptırımların insanlara bunu aşıladığı  bir ortamda bunu demek oldukça kolaydır, peki acaba her hal ve şartta çoğunluk tarafından böylesi net kabul görür müydü bu, işte bunu sorgulamak lazım... Hayatın amacını işin içine bir yaratıcı katmadan, salt evrim teorisiyle açıklayan ve bunun doğal bir sonucu olarak yaşamı hayatta kalma mücadelesi (doğal seleksiyon- survival of the fittest) olarak anlamlandıran bir ateist açlık-tokluk mücadelesi verdiği bir ortamda nasıl davranır acaba? Yahut hırsızlık çok kötü birşey diyebilirsiniz ama dolmuş şöförünün yanlışlıkla fazla verdiği para üstünü fark etmesine rağmen hiç ses etmeden cebe atanlar "hırsızlık aman ne iyi birşey" diyen insanlar mı? Veya tarihi bir kişiliği ya da bir diktatörü çok sayıda cana kıydığı için eleştiren Mehmet, kendi karısı ve çocuklarını öldüresiye dövüyor olabilir mi kimi zaman?

İşte bu yüzden insanların azı değil, pek çoğu hastalıklı.
Ellerine imkan ve kudret geçtiğinde o çok eleştirdikleri, kötü diye yaftaladıkları şeyleri aslında yapabilecek oldukları için. Aslında pek çok zaman diktatör, hırsız, sapık, zalim, cani denen insanlarla aralarındaki fark sadece kudret ve olanaklar olduğu için.

Herneyse... İyilik ve görecelilik konusuna dönecek olursak, mesela Bush da Irak'ı işgal ederken, Hitler de soykırım yaparken kendince gayet iyi niyetli olabilir.  Bu bağlamda "gerçek" iyilik aslında daha az görece olan bir kavrama işaret etmelidir. Bu kavram da "adalet"tir... Örneğin bir insan annesine "iyilik" yapmak için bir duruşmada yalancı şahitlik yapabilir. Ama bunu yapan insan "gerçekten iyi" yani "adil" birisi olmaz. Adalet iyiliğe göre içi daha dolu, çok daha az görece bir kavramdır.

Velhasıl, bu durumda insanların yaptıkları kötülükler aslında bir nevi adil olmama , adaletten, haktan sapma durumudur diyip bunu burada noktalayabiliriz.

Asıl konumuz olan kötülük problemine geri dönecek olursak...

Ahlaki kötülük hakkında söylenebilecek en belirgin şey insanın özgür irade sahibi bir varlık olmasıdır.

Pakistan'daki adam bebeğini diri diri gömmeyebilirdi.

Hindistan'da çocuğu gören biri çocuğa bir tabak sıcak yemek verebilir, ona yanında kalabileceği bir aile ayarlayabilirdi.

Afrika'da çocuklar açlıktan ölmeyebilirdi.

Peki tüm bunlar teistik bir Tanrı'nın sorunu mudur? Yani bu yarattığı kullara hayat kullanım kılavuzu, uyulması gereken ahlaki ilkeler, vahiy, kitap, peygamber  vs. yollayan bir yaratıcının sorunu mudur?

Hayır.

Dünyadaki gıda reservleri israf edildiğinde bile herkese fazla fazla yetecek kadarken, Chotu Kumar'ı köpeğin beslemesi senin, benim, bizlerin sorunudur, ayıbıdır.

Bebeğini diri diri gömen sapık adam gibilere yeterice caydırıcı olmayan cezalar uygun gören (haberde adamın infazı isteniyor neyse ki), şeriat denince tüyleri diken diken olan (tabi burada mezheplerin din kisvesi altında yaptıkları, din dışı uygulamalarına tepki gösterenleri kast etmiyorum), ama suça sessiz kalmanın aslında ona iştirak etmek olduğunu unutan bizlerin sorunudur

Ahlaki kötülüklerin hiçbirisi kitap göndermiş, yarattıklarıyla ilgilenmiş, dünyayı nimetlere boğmuş Tanrı'nın sorunu değildir.
Lakin, tüm bunlar ancak deist bir tanrının sorunu olabilir. Çünkü deist bir tanrı sadece yaratır ve başı boş bırakır. Ne vahiy, kitaplar, peygamberler gönderir ne de ölümden sonra bir ödül-ceza vadeder. 
Allah kötülük probleminin muhatabı olamaz. Çünkü zalimler için hem bu dünyada hem de ölüm sonrasında ceza vadeder. Üstüne üstlük zulmettikten sonra, gerçekten pişman olup hatasından dönen ve hatayı tekrarlamayanları da affedeceğini söyler. Mutlak adalet yani gerçek iyilik de işte tam bunları gerektirir.
Son olarak natürel kötülüğe değinecek olursak, sellerin, depremlerin yahut afetlerin kendisinden ziyade neden olduğu ıstıraptır kötü olan. Doğa olayları aslında çoğu zaman iyi bir amaca hizmet eder; mesela seller vadileri oluşturur. Bu kötülük tipinde de yine sorumlu olan Tanrı’dan ziyade insanın kendisidir. Evini deprem bölgesine yapmazsan, malzemeden çalmazsan, akıllı ve dürüst davranırsan ıstırabı da büyük ölçüde engellemiş olursun.
Tabi bir de Allah'ın kötüleri helak etmek için gerçekleştirdiği afetler vardır Kuran ayetlerinde, ama mutlak adil olan Allah şunu da söyler:

Kasas 59 Senin Rabbin, memleketleri/medeniyetleri, ana merkezlerinde kendilerine ayetlerimizi okuyan bir resul göndermedikçe helâk etmez. Biz; ülkeleri/medeniyetleri, halkları zulme sapmadıkları sürece helâk etmeyiz.

Tüm bu argümanların sonunda aslında kötülük problemi konusu dönüp dolaşıp özgür irade konusuna gelir. Sorulması gereken nihai soru belki de şudur "İnsanlar kötüye kullanmasına rağmen niçin özgür irade var?"
Aslında bunun cevabı da açıktır.
Adil olan bu olduğu için.
Hiç düşündünüz mü, ya bu dünyanın amacı imtihan yani kişiyi kendiyle yüzleştirmek olmasaydı? Ya Allah kulları direkt cennette veya cehennemde yaratsaydı? Ya ahirette ödül-yahut ceza olmasaydı?
Bu yeterince adil olur muydu?
Aslında herşey öyle olması gerektiği gibi ki...
Selamlar.

27 Haziran 2012 Çarşamba

Kuran’a göre reenkarnasyon mümkün mü?

                Bu blogda spiritüalizmin vazgeçilmezlerinden olan panteizm, vahdet-i vücud, şirk, reenkarnasyon vs. gibi unsurlara sıklıkla değindim. Lakin, bir Müslüman açısından reenkarnasyon konusunu ayetleri sunarak ele almamıştım.
                 Öncelikle, başlıkta yönelttiğim sorunun cevabını  peşinen vereyim: Hayır… Kur’an’a göre reenkarnasyon, ruh göçü yani ölüp farklı bedenlerde yine yeni yeniden dünyaya gelmek mümkün değil.
Olayın “Neden?” kısmını Kuran ayetleri ışığında inceleyecek olursak...
Aşağıdaki ayet (40:11) İslam’da reenkarnasyon inancı “olduğunu” göstermek için sözüm ona delil olarak sunulan bir ayet:
"Dediler: "Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir yol daha var mı?"[1]
Bu ayeti tek başına, cımbızlayarak okuduğumuzda, sanki insanlar iki kez dünyaya geliyorlarmış gibi algılanabiliyor ilk bakışta. Oysa bir antrparantez açarsak, Kur’an’ın ayetler cımbızlanarak okunamayacağını, bütüncül bir yaklaşımla okunması gerektiğini biliyoruz. Doğru okuma yöntemine birkaç örnekle şurada değinmiştik:
Reenkarnasyon konusuna dönersek, yukarıdaki ayette bahsi geçen günahkârlar nerede ve ne zaman “Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir yol daha var mı” diye soruyorlar Allah’a?

Ahirette…
Yani ayette geçen iki kez ölme ve iki kez dirilme eylemlerinin birer tanesi bu sözler ahirette söylendiği zaman (-göreceli olarak- yeni) gerçekleşmiş durumda zaten. İnsanlar ölüyorlar ve Saat geldikten sonra yeniden yaratılıp kıyam ettiriliyorlar. Böylelikle ahiret hayatı başlamış oluyor…
Şimdi gelelim “iki kez ölme” ve iki kez dirilme” ifadesinde çözümlenmek için bekleyen diğer “ölme” ve “dirilme”ye… Bu ifadenin reenkarnasyonu mu yoksa başka bir şeyi mi anlattığını anlamak için ilgili diğer ayetlere bakalım:
Allah'a nasıl nankörlük ediyorsunuz/Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?! Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O'na döndürüleceksiniz.[2]
Bu ayetteki ifade ise “bu dünyadaki”  inkârcıya yönelik. Yani az evvel yukarıda ele aldığımız Mümin Suresi  11. ayetle bildirilen ahirette söylenecek olan sözler –zamana tabi olan bizler açısından- henüz söylenmemiş inkârcılar tarafından.   Bu durumda şu an sağ olan, yaşayan herhangi bir inkârcı bir kez ölüymüş ve diriltilmiş hali hazırda…  Yaşıyor olduğuna göre diri, diriltilmiş durumda şu an… Bu durumda şu anki yaşam bir diriltilme herkes için… Ahiretteki diriltilmenin öncesinde olan bir ilk diriltilme… Bir başka deyişle, “Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti.” ifadesinde geçen “diriltme” şu an yaşıyor olunması. Peki ya “siz ölülerdiniz” ifadesi?
İşte ayetin bu kısmında öyle ince, öyle derin bir gönderme var ki…
Spiritüalizm ve türevleri –ki buna pek çok tasavvuf ekolü de dahil- insanın özünde Tanrı ile bir bütün olduğunu, insanın Allah’ın parçası/ Allah’tan kopan bir parça olduğunu, dolayısıyla ezeli olduğunu, ve sonunda da O’na dönüp, Allah ile bütünleşeceğini (haşa) iddia eder. Oysa bu ayete göre insan ezeli falan olmadığı gibi, Allah kendisine can vermeden, imtihan olmak üzere yaratmadan evvel ölüler gibidir, ölüdür, bedeninden bağımsız olarak yaşayan, ruhlar âleminde bekleyen bir bilinci- ruhu falan da yoktur. Doğum öncesi adeta bir ölüm halidir.
Yani özetle aslında durum açık ve net:
1. Doğmadan evvel ölülermişiz.
2. Doğunca dirilmişiz.
3. Öleceğiz.

4. Ahirette diriltileceğiz.

İki diriltiliş ve iki ölüm…
Şimdi ayetler aracılığı ile bir kez daha ahirete gidelim ve orada olacaklardan yine haberdar olalım:
Ah bir görsen, ateşin başında durdurulup da şöyle dediklerini: "Ne olurdu, geri gönderilsek, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden oluversek. İşin doğrusu şu: Önceden gizlemekte oldukları karşılarına dikildi. Geri gönderilselerdi yasaklandıkları şeyi mutlaka yineleyeceklerdi. Doğrusu, onlar, tam yalancıdırlar.[3]
Açıkça görüldüğü üzere inkarcılar yeni bir şans istediklerinde kendilerine bu şansın verilmeyeceği çünkü yine gönderilseler yine yasaklandıkları şeyi yineleyeceklerini vurgulayan ayetler reenkarnasyon inancının önünü tamamen kapamaktadır.
Böylelikle ayetleri topluca ele aldığımızda, hem reenkarnasyonun Kur’an’da yeri olmadığını hem de doğumdan önce insanın sahip olduğu ezeli (saf) bir bilinç hali- ruh, Allah’tan kopan parçası vs. olmadığını görmekteyiz.
Son olarak, konuyu daha da netleştirmek adına ele almak istediğim birkaç ayet var:
Hani, Rabbin, âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu*: "Rabbiniz değil miyim?" Onlar: "Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz." demişlerdi. Kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik" demeyesiniz.[4]
“Kalu bela ayetleri” olarak bilinen bu ayetten yola çıkarak, Allah’ın dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yarattığı ve bunları ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirdiği ve daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğu ruhların da “Evet, sen bizim Rabbimizsin”  diye cevap verdikleri[5] iddia edile gelmiştir.
Oysa ayete dil özelliği açısından baktığımızda, -di’li geçmiş zaman kipinin Arapça’da çeşitli amaçlarla kullanılması söz konusudur. Buradaki diyalog “lisan-i hal” iledir.[6] Anlam açısından da bu ayete diğer bir ayetle bütünlük içinde bakabiliriz:
 O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.[7]
Yukarıdaki ayette Allah’ın insanları tek tanrı yani “Allah inancı mayası” üzerine/ İslam üzerine yarattığından bahsedilmektedir. Günümüzde yapılan bilimsel çalışmalar ve deneyler de bu ayetle mükemmel bir uyum içerisindedir. Nitekim bilinçleri beyaz bir kağıt gibi temiz olan çocuklar üzerinde yapılan deneyler, çocukların Tanrı inancına karşı güçlü, doğal bir algılama eğilimi olduğunu ortaya koymaktadır.[8] Ateist bilim adamları kendi ideolojileri ve ön kabulleri doğrultusunda bu deneye ve gözleme dayalı bilimsel bulguyu “beynin Tanrı inancını nasıl yarattığına” yorarak deneyle elde edilen sonucu bu şekilde yorumlasa da, bu veriler yukarıda sunduğumuz ayetlerle mükemmel bir uyum içerisinde gözükmektedir.
Selamlar



[1] Kur’an-ı Kerim, Mümin Suresi, 40/11.
[2] Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 2/28.
[3] Kur’an-ı Kerim, En’am Suresi, 6/27-28.
[4] Kur’an-ı Kerim, A’raf Suresi, 7/172.
[5] http://www.islammerkezi.com/ilmihal/kalu.htm
[6] Edip Yüksel, Mesaj Kuran Çevirisi, Ozan Yayıncılık s.156 dipnot
[7] Kur’an-ı Kerim, Rum Suresi, 30/30.

[8] Michael Brooks, Born believers: How your brain creates God 04 February 2009 by, New Scientist, http://www.newscientist.com/article/mg20126941.700-born-believers-how-your-brain-creates-god.html?full=true