19 Ekim 2014 Pazar

IŞID Gerçek Müslüman mıdır ve Allah Tüm Kötülüklerin Anası mıdır?


Bu blog yazısı,   http://www.dunyabirmasaldir.com adresinde bulunan ve internette dolaşan “IŞID Gerçek Müslümandır, ve Allah Tüm Kötülüklerin Anasıdır (ironi yok, düz anlamıyla)” yazısından yola çıkılarak yazılmıştır.


Söze müslüman kimliğimi hiç devreye sokmadan, başlıktaki sorunun ikinci kısmı olan “Allah tüm kötülüklerin anası mıdır?” ile ilgili objektif birkaç kelam ederek başlayacağım. 

Allah’ın ya da Tengri’nin ya da Şeytan’ın ya da futbolun, ya da arseniğin, ya da alkolün kötülüklerin anası olma gibi bir durumu nasıl olabilir? Dünyadaki savaşların sadece %7’si din savaşı ola dursun, Haçlı seferlerinin, Filistin'deki masum çocukların tepesine yağan bombaların, Arabistan'da recm cezası yoluyla insanların öldürülmesinin dinle bağlantısı elbette var. Ama din olmasaydı da katliamları, iğrençlikleri, misafir olarak uğradığımız halde bir türlü paylaşamadığımız şu gezegende yaptığımız bozgunculukları mazur göstermek için bazı nedenler uydurulmayacak mıydı? Eğlence amaçlı yapılan bir futbol maçının bile holiganların ölümüne neden olduğu bu hayatta, "din olmasa, Allah olmasa kötülük olmazdı, kötülüğün anası işte bunlardır" demek çocukça bir hezeyandan başka bir şey değildir. Ayrıca medeni hukuk sisteminin dinlere dayandığını yahut ahlakı da ancak dinle temellendirebildiğimizi hatırlamakta fayda var.  İşte tam da bu bağlamda teist değerler benimsetilerek yetiştirilmiş din karşıtlarının "dinler olmasaydı dünya şöyle şahane bir yer olurdu" söylemlerini hiç gerçekçi bulmuyorum. Acaba aynı şeyi ahlaki değerlerin büyük balığın küçük balığı yemesi üzerine kurulu olduğu bir sistemde söylemeye devam edebilirler miydi? Madem hayatın kanunu güçlü olanın yaşamını devam ettirebilmesi yani doğal seleksiyon...



Şimdi Müslüman kimliğime geri dönecek ve “Işid gerçek müslüman mıdır?” sorusuna cevap arayacak olursak, öncelikle, birazcık hafızamızı tazelememiz gerekiyor.



Çünkü bu noktada ““IŞID Gerçek Müslümandır” iddiasında bulunan ateist yazar haklı. Zira, yazısının giriş kısmında diyor ki:



“Olayın özü, Işıd’i anlayamamaktan kaynaklanıyor. Evet ne yazık ki Türkiye’de hala insanlar Işıd’i anlayamıyor. İster hoşunuza gitsin, isterse gitmesin, Işıd gerçek müslümandır, sizler değilsiniz. Eğer kur’an’ı ve Hz. Muhammed’in yaşamını referans alıyorsanız, durum budur”.



Yani diyor ki Kuran’a ek olarak peygambere atfedilen hadisleri, siyerleri, nüzul sebeplerini, vefatından yüzyıllar sonra toplanan bu kaynakları din alanında rehber kabul ediyorsanız, bu kaynaklar sizi Işid’in savunduğu yaşam felsefesine götürür.



Ahlaklı insandan beklenen tutarlı olması ve inandığı değerlere göre yaşamasıysa bu elemanın da bunu söylemeye hakkı var. 



Dinin tek kaynağının Kuran olduğunu bizzat Kuran'ın kendisinin söylediğini, peygamberimizin gerçek sünnetine de sadece ve sadece Kuran’dan erişilebileceğini, onun vefatından 200 sene sonra derlenen hadislerin din alanında bir şey ifade etmediğini, mezhep savunucularının “Elbette ana kaynak Kuran’dır” deyip, sonra ayetlerin hükmünü hadisleri kullanarak iptal ettiklerini, bunun bir tutarsızlıktan ve yalandan başka birşey olmadığını, örneğin recm (taşlayarak öldürme) cezası gibi bazı ülkelerde sıklıkla uygulanan rezilliklerin, hadis öğretileri takipçisi mezhepler yoluyla pratikteki dinde yer bulduğunu, ortalıkta farklı farklı görüşler/ yorumlar bulumasının temelde bir metodoloji sorunu olduğunu; bir başka ifade ile ortada İslam adında bin tane farklı din olmasının temel sebebinin “Dinin kaynağı nedir?” sorusuna verilen cevapların “sadece Kuran yeterli, sümme haşa!” olmak yerine, Allah kelamı olan Kuran’a inat edermiş ve kafa tutarmışcasına “Dinin kaynağı Kuran ve sahih hadislerdir” veya “Kuran+ sünnettir (ki kaynağı yine hadis)” yahut “Kuran+ hadis+ icma+kıyas” vs. olması, olduğunu hem ben kendi blogumda ve diğer yazdığım yerlerde, dolaysız yahut dolaylı yoldan satır aralarında, hem de dostlarım kendi bloglarında, forumlarda defalarca anlatmışlardı.


Bu metodoloji sorunu gerek müslüman olmayan insanlar tarafından Kuran’ın sağlıklı ve içlerindeki ayetlerle paralel bir şekilde anlaşılmasının, gerekse biz kendini müslüman olarak tanımlayanların içimizdeki zamanla bozulmuş, çürümüş tarafların düzeltilebilmesinin ve düzgün-bilge insan olarak yaşamanın önündeki en temel engel, bir nevi “Introduction to Islam/ ISL101”, olduğu için üzerinde ısrarla durulmasında fayda var. Elbette hepimiz, insan olduğumuz için ve herhangi bir metne bakarken, en azından ilk bakışta, derinine inmeden yahut o konudaki putlarımızı kırmadan, o güne dek bize dayatılanla, öğretilenle, ezberletilenle o metne bakacağımız için, yani onu kendi paradigmamız sınırları içinde algılayabileceğimiz için, bize yine Kuran’ı anlama konusunda da en sağlıklı rehberliği sunan Kuran’ı dinlemek durumundayız. 


O sebeple öncelikle yukarıda bahsettiğim konularda, delillerle gidebilmek adına, eski çalışmalarımıza bir göz atılmasında fayda var:


- Hadisler niçin İslam’ın kaynağı değildir?


Kuran ve Allah’ın Kuran’ı anlamada aracı kıldığı akıl/ mantık baz alındığında Kuran dışında hiçbir şey İslam dininin kaynağı olamaz. Delillendirme kısmı için videomuzu izleyiniz:



-Bu da, Youtube’da rastlayıp beğendiğim, en güvenilir hadis kaynağı olarak addedilen Buhari’nin nasıl bir yalancı olduğunu rakamlarla ortaya koyan bir video:



-Kuran’ın ne şekilde okunması gerektiğini anlatan yazım:



Hafızamızı tazeledikten ve Sezarın hakkını Sezar’a, yazarın hakkını yazara verdikten sonra, yazarın sitesinde sunduğu argümanların, gerçek İslam’a yani Kuran’a ne kadar uygun olup olmadığına bakalım ve böylelikle "Işid Kuran’a göre gerçek müslüman mıdır?" sorusunun cevabı da kendiğinden ortaya çıkmış olsun.


Yazarın Web sitesindeki iddiası:


Türban -eğer kur’an’a inanıyorsa- öyle takılıp çıkarılacak- bir aksesuar değil.

Ve delil olarak parantezle eklemeler yapılmış bir mealden (sanırım Diyanet meali) alıntı yapılmış:

Nur 31:
Ve mü’min kadınlara söyle, bakışlarını indirsinler (haramdan sakınsınlar) ve ırzlarını korusunlar. Zahir olan kısımlar (görünen el, yüz ve ayaklar) hariç, ziynetlerini açmasınlar. Ve başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler). Ve ziynetlerini, kocaları veya babaları veya kocalarının babaları veya oğulları veya kocalarının oğulları veya erkek kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınlar veya ellerinin altında sahip oldukları (cariyeler) veya erkeklerden, kadına ihtiyaç duymayan hizmetliler veya kadının avret yerlerinin farkına varmayan çocuklar hariç, açmasınlar. Ve gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar. Ey mü’minler, hepiniz Allah’a tövbe edin! Umulur ki, böylece felâha eresiniz.”


**


Cevabım:


Ayeti dürüst bir şekide incelemeden evvel, başörtüsü konusundaki görüşümü açıkça söyleyeyim. İmtihan dünyasına gelen her birey, başka birisinin can- mal güvenliğini tehdit etmediği sürece, dilediği gibi giyinmekte ve davranmakta özgür olmalıdır, olmak zorundadır. Aksi taktirde, özgür irade ile yapılan bir seçimden bahsedilemez. Bu bağlamda, kadınların başının açık olmasını, yahut mini etek giymelerini desteklediğim kadar, kadınların kendi özgür iradeleriyle çarşaf giymelerini, türban takmalarını da sonuna kadar destekliyor ve antrparantezimi kapatıyorum, zira konumuz bu değil. Kuran’ın bu konudaki görüşü nedir ona bakacağız şimdi:


Nur suresi 31 ve kul lil mu’minâti yagdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehunne, ve lâ yubdîne zînetehunneillâ mâ zahera minhâ, vel yadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinnne, ve lâ yubdîne zînetehunne illâ li buûletihinne ev âbâihinne ev âbâi buûletihinne ev ebnâihinne ev ebnâi buûletihinne ev ıhvânihinne ev benî ıhvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâihinne ev mâ meleket eymânuhunne evit tâbiîne gayri ulîl irbeti miner ricâli evit tıflillezîne lem yazharû alâ avrâtin nisâi, ve lâ yadribne bi erculihinne li yu’leme mâ yuhfîne min zînetihinn(zînetihinne), ve tûbû ilâllâhi cemîan eyyuhel mu’minûne leallekum tuflihûn(tuflihûne).
furûcehunne (ferc): cinsel organ/ avret yeri.
vel yadribne (felyedribne): koymak, kapatmak (kimi meallerde iddia edildiği üzere "salmak" değil)
humurihinne (hımar): örtü (nereye koyduğuna göre değişir- bildiğin "cloth")
cuyûbihinne (cuub): yaka açığı, koyun


Doğru meal:

Mümin kadınlara da söyle: bakışlarını yere indirsinler. Cinsel organlarını/ırzlarını korusunlar. Süslerini/zînetlerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler: kocaları yahut babaları yahut kocalarının babaları yahut oğulları yahut kocalarının oğulları yahut kardeşleri yahut kardeşlerinin oğulları yahut kendi kadınları yahut ellerinin altında bulunanlar yahut ihtiyaç içinde olmayan erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar yahut kadınların kaygı duyulacak yerlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar. Süslerinden, gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, Allah'a topluca tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz!


Bu ayetten ancak göğsü kapamak farz çıkar. Saçı kapamak değil. Tabi ayeti yorumlayan kişi "ferclerini korusunlar" ifadesini "kadın yürüyen vajinadır" o sebeple her yeri avret yeri mentalitesine sahip değilse. Ki görüldüğü üzere bu da sağlıksız (!) bir “yorum”dan öteye gidemez. 


**

Yazarın web sitesindeki iddiası:


Işıd 21. Yüzyıl’da Kur’an’a uygun “Köle Pazarı” kurdu ve bu Kur’an’a uygun bir şey. Çünkü savaş esirlerinin kölelik ve cariyelik yapmaları kur’an’a göre olağan bir şey. Kur’an kesinlikle köleliği yasaklamaz, sadece “iyi davranın” der. Sizin de bileceğiniz üzere “iyi” kavramı ise çok görecelidir. Misal adam çıkıp, “e kardeşim, iyi davranıyoruz, yemek veriyoruz besliyoruz, koynumuza alıyoruz, kalacak yer veriyoruz. Daha ne?” diyebilir. ya da “böbreklerini, kalbini iç organlarını kesip kesip organ mafyasına satmıyoruz ya! emrimizde çalıştırıyoruz.” diyebilir. Kur’an’a uygun argümanlar, çıkıp da İslami argümanla bir şey diyemezsiniz.
Nisa Suresi 24. ayet: “Savaşta esir olarak ellerinize geçen cariyeler dışında, tüm evli kadınlarla evlenmeniz de Allah’ın yasasıyla size haram kılınmıştır.”

**


Cevabım:


Kuran’da geçen ve Türkçe’ye köle olarak çevrilen iki kavram vardır: abd ve rikab.


Abd para ile alınıp satılan, tarlada orada burada efendisi için çalışan insan gibidir. Örneğin, Zeyd’in bir köle (abd) olduğu ve sonra azad edildiği söylenir.


Rikab ise savaş esiridir. Yani iki topluluk savaşır, birisi kazanır ve hayatta kalanlar elinde esir olarak kalır. Bunları salarsan sana yine saldırabilme ihtimalleri vardır, salmadan evvel yine saldırma ihtimalini bir şekilde ortadan kaldırman gereklidir. Yani atsan, atamazsın, satsan satamazsın öyle bir durumdur. Yazarın cımbızladığı ayette geçen savaş esiri “rikab” kategorisindedir.


Müslümansak Kuran’a bütüncül olarak bakmak zorundayızdır. Yoksa Bakara 85’i reddetmiş olur ve aynı ayet gereğince küfre sapmış oluruz:


“...Yoksa Kitab'ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir. Kıyâmet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine maruz bırakılır. Ve Allah, yaptığınız şeylerden gâfil değildir.”


Kuran’ın, bir ayetini kabul edip diğerini reddeden kişileri küfre sapmış olan kişiler olarak nitelemesinden ötürü Nisa 24’ü de diğer ayetlerle bütünlük içinde algılamamızın zorunluluğu anlaşılır:
Ayetin irdelediği durum şu: normalde evli mümin kadınlarla evlenilemezken, bu kadınlar hali hazırda evli de olsalar kendileriyle evlenilebiliyor.

1. Bakara 221'e göre zaten genel kural olarak mümin müşrikle evlenemiyor. Bu durumda bu kadınlar müşriklikten vazgeçmiş ve süreç içinde müslüman olmuş kadınlar.

2. Bu kadınlar kendisi müslümanlığa geçmiş ve kocası geçmemiş, putperest inancı sürdüren kadınlar. Bunu nereden anlıyoruz? Kocası da müslümanlığa geçmiş olsa zaten mümin birinin evli olduğu kadınla nikah yasak Nisa 24'e göre.

3. Bu durumda kadınlar zaten artık inançları gereğince müşriklerle evli kalmak istemeyen ama bir takım nedenlerle (örneğin uzakta olma vs.) boşanamayan kadınlar.

İşte bu kadın ve savaş esiri olarak alınıp süreçte müslümanlığa geçmiş kadınlar için yapılması gereken Nisa 24'te belirtilmiş. Kuran’da çok övülen, Firavun’un karısı üzerinden hayali bir örnekle daha detaylı açıklayacak olursam:


Kadın Firavun'dan belli bir prosedürle boşanamıyor, örneğin sadece o ülkeden uzaklaşıyor. İşte bu durumda Nisa 24 devreye giriyor ve bir müslüman erkek bu kadınla evlenebilir oluyor. Ayete göre böyle bir durumda Firavun’la olan nikahının Allah nezdinde önemi yoktur ya da bir başka ifade ile mümin adam açısından bu kadının evli olması bir sorun teşkil etmemektedir.


Ayrıca abd (köle) edinme de ayetlerce kesin olarak yasaklanmıştır. Sadece köle edinme değil, Allah’tan başka bir efendi kabul etme, birisine gönüllü olarak köle olmak da yine yasaktır.

Firavunların, diktatörlerin bizlerden tek farkı ellerindeki kazanılmış kudretleridir, yoksa onlar da birer insandan başka bir şey değildir. Onların yaptıkları zulümde kendileri kadar, onların tağuti sisteminin muhafaza edilmesini sağlayan yardakçılarının, uydularının da payı vardır ayetlere göre:


İbrahim 21. Hepsi toplu halde, Allah'ın huzuruna çıkmış olacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: "Biz sizin birer uydunuzduk. Şimdi siz Allah'ın azabından bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?" Cevap verecekler: "Allah bize kılavuzluk etseydi elbette biz de size kılavuzluk ederdik. Şimdi inleyip feryat etsek de sabretsek de bir. Sığınacak hiçbir yerimiz yok."


Ve müslümanlar Fatiha Suresi'ndeki “Yalnız sana kulluk ederiz” ayetine iman ederek Allah’a topluca söz verirler O’ndan başkasına kul-köle olmamaya.


Maide 89 Allah sizi yeminlerinizdeki boş lakırdıdan ötürü hesaba çekmez, ama bilinçli olarak gerçekleştirdiğiniz yeminlerden sizi sorumlu tutar. Böyle bir yeminin keffâreti, ailenize yedirmekte olduğunuzun orta derecesinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydimek, yahut da özgürlüğünden yoksun kalmış bir benliği özgürlüğüne kavuşturmaktır. Bunlara imkân bulamayan üç gün oruç tutar. Yemin ettiğinizde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun. Allah size ayetlerini böyle açıklar ki şükredebilesiniz.


Sırf Maide Suresi 89. Ayet bile bir müslümana köle edinmenin yasak olduğunu açıkça ortaya koyar. Ayette yemin bozmanın kefaretleri arasında yoksul doyurmak, yahut giydirmek yahut köle azad etmekten bahsedilir ve ayetin devamında bunlara imkan bulamayanın ne yapması gerektiği söylenir. Kölesi olan birinin buna imkan bulamaması gibi bir durum söz konusu olabilir mi? Burada müslümanlardan istenilen müşriklerin kölelerini azad etmeleri ve bu köle sınıfını eritmek, yok etmektir.


Kölelik konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyenler şu yazıdan faydalanabilirler:








Yazarın web sitesindeki bir diğer iddiası:

Işıd Kur’an’a uygun bir Soykırım yapıyor
Şu anda 21. yüzyılın en büyük soykırımları yaşanıyor gözümüzün önünde. Binlerce yıldır orada yaşayan halklar yerlerinden yuvalarından kovuluyor, kürtler, türkmenler, yezidiler, persler.. sırf sunni değiller diye!
Ama Kur’an böyle buyuruyor. Onlar kafir, allahın yoluna iman etmiyorlar (bakış açısı) ve kafirlere karşı en katı şekilde saldırmayı buyurmuş kuran. öyle gönül gözüyle iyilikle değil.
Tevbe Suresi, 73. ayet: “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münâfıklarla savaş, onlara karşı şiddetli davran. Onların yurdu cehennemdir ve orası, ne de kötü dönülüp varılacak bir yerdir.
Onlara şiddetli davran! Güzel allah gene güzel buyurmuş, Işıd ise maşallah elinden gelen tüm şiddeti uyguluyor. Devamı da var:
Tevbe Suresi, 14. ayet:  “ Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.”

Enfal suresi 39. ayet: “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve insanların Allah’ın dininin egemenliğini kabul etmelerine kadar onlarla savaşın.”

Bakara suresi 191. Ayet: “Onları Nerede yakalarsanız öldürün. Sizi yurdunuzdan çıkardıkları gibi siz de onları yurtlarından çıkarın. Fitne, adam öldürmeden beterdir.

**


Cevabım:

Yine Bakara Suresi 85’i ayeti hatırlıyor ve ayettekiler gibi küfre düşmemek için Kitap’a bütüncül bakıyoruz:


“...Yoksa Kitab'ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir. Kıyâmet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine maruz bırakılır. Ve Allah, yaptığınız şeylerden gâfil değildir.”


Ayetlere göre nefsi müdafaa haricinde savaş, yani saldırı savaşı yapmanın mümkünatı yoktur. Kaldı ki yazısına cevap verdiğim yazarın, bir üst ve bir alttaki ayeti almadan cımbızlayarak eleştirme amaçlı sunduğu örneğin Bakara 191. Ayeti bile aslında müminlerin savaştığı kişilerin kendilerini inançlarından dolayı yurtlarından çıkaranlarla olduğu anlaşılmaktadır. Özetle, Kuran ayetleri bütüncül olarak okununca, ayetlerin nüzul sebebine gerek kalmadan, Muhammed peygamber ve çevresinde ona tabi olan müslümanların düşünce suçu gerekçesiyle / sırf Allah’a inandıkları için işkence ve zulme maruz kaldığını açıkça görebiliyoruz. İşte böyle bir baskı ve işkence durumunda Kuran pasifist bir yaklaşım izlememizi değil, misli ile karşılık vermemizi istemektedir.


“Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Allah, adaleti ayakta tutanları sever.” (60:8) 

Yukarıda verdiğim ayet durumun sadece nefsi müdafa ile sınırlı olduğuna bir delil olmakla birlikte, aynı zamanda inançsız da olsalar, din hakkında bizimle savaşmayan insanlarla barış içinde bir arada oturabileceğimizi de gösterir. Yani kafir bile olsalar, iki grup birbirine baskı yapmadan ve inancını aşılamaya çalışmadan aynı topraklarda  bir arada oturabilir.
 

Bu konu hakkında onlarca ayet olduğu için en güzel cevabı Caner Taslaman’ın şu videosu ve aşağıdaki blog yazısı verecektir:


Kuran’a objektif yaklaşan, Yahudi kökenli araştırmacıların bile fark ettiği bu gerçeği yazarın yahut Işid’in fark edemememiş olması da gerçekten enteresan bir durumdur: http://www.ted.com/talks/lesley_hazelton_on_reading_the_koran?language=en



**



Yazarın web sitesindeki bir diğer iddiası:

Işıd / El-Kaide’nin Amerikan’ın ürettiği bir şey olması mühim değil, Takiye Kur’an’a uygundur.
Şimdi çıkıp diyebilirsiniz bu Işıd el kaide amerikanın kurduğu bir şey diye. Doğru olması veya olamması bir şey değiştirmez. Takiye ile amerika’ya bir süre itaat etmiş olmaları Kur’an’a ters değil.
Nahl Suresi’nin 106.ayet: “Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah’ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.
-Kalbi iman dolu olduğu halde inkara zorlanan başka-
Amerika inkara zorlamışsa inkar ettik gözüküp bir süre öyle güç kazanmaları mübah bir strateji.
Daha da net bir ayet
Al-i İmran Suresi, 28. ayet: “Mü’minler inananları bırakıp da, Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah ile bağını koparmış olur, kendinizi onlardan gelecek tehlikelerden korumak için bu yola başvurmanız hariç. Ancak Allah sizi kendi emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor. Çünkü bütün yollar Allah’a varır.”
Normal’de bir müslüman kesinlikle ama kesinlikle müslüman olmayanla arkadaşlık kuramaz. Yani bir müslüman benim gibi bir allahsızla arkadaş olursa, günah işlemiş olur. Aynı şekilde Amerika ile de bir ilişki kurarsa günah işlemiş olur. Şiilerle de, kafir kürtlerle de veya herhangi bir “sunni olmayan unsurla” arkadaşlık yasak!
Ancak diyor ki, kendinizi onlardan gelecek tehlikelerden korumak için bu yola başvurmanız hariç. Eğer amerika ırak’ı işkal ettiğinde onlarla ilişki kurmuşlarsa, veya vakti zamanında sovyetler afganistan’a saldırırlarken Amerika’dan destek alarak kurulmuşlarsa, bu Kur’an’a uygundur.
Ama artık güçlendiler palazlandılar. Artık Cihad zamanı.



Cevabım:


Neresinden tutsam elimde kalan bir iddia daha.

Öncelikle Kuran’a göre bir gayri müslimle sırf arkadaş olmak değil, evlenmek bile helaldir. Kuran’da şirk koşmayan kitap ehli ile evlenilebileceği net bir şekilde söylenir. Kuran’ın bir ayetini kabul edip, diğerini kabul etmemek gibi bir durumun mümkün olamayacağını yukarıda zaten ayetlerle göstermiştik.


Müslüman olmayanları dost edinmeme konusunda cımbızlanarak sunulan en yaygın ayet şudur:


Maide 51 Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları gönül dostları edinmeyin. Onlar birbirlerinin gönül dostlarıdır. Sizden kim onları gönül dostu edinirse o, onlardandır. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.


Oysa bağlama ve ayetin devamına baktığımızda dost edinilmemesi gerekenin kimler olduğu açıklanır:


Maide 57 Ey iman edenler! Sizden önce kitap verilenlerden ve küfre sapanlardan, dininizi oyun ve eğlence edinenleri dost tutmayın. Eğer inanıyorsanız Allah'tan sakının.


Dost edinilmemesi gerekenler dinimizle, inancımızla dalga geçenlerdir. Yani her Yahudi, Hıristiyan yahut müşrik değil... Kaldı ki Kuran burada saydığı insan gruplarından kitap ehli olanlarla evlenmeye izin verir.


Maide 5 ....Mümin kadınların iffetlileriyle, sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanların iffetli hanımları da mehirlerini verdiğiniz takdirde; iffetinizi korumanız, zinadan uzak kalmanız ve şunu-bunu dost tutmamanız şartıyla size helaldir...


Sadece kitap ehliyle değil, bizim inancımıza saygısızlık edip, onu bir eğlence aracı yapmadıkları sürece müşrik, ateist, deistle de arkadaş olunabilir. Bu konuya da, cennete girmiş birisinin ahirete inanmayan bir arkadaşı ile ilgili deneyimini anlatan şu ayet açıklık getirmektedir:


Saffat Suresi
 51. İçlerinden bir sözcü şöyle der: "Benim yakın bir arkadaşım vardı." 52. Derdi ki: "Sen gerçekten şunu tasdik edenlerden misin?"53 "Biz, ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra, gerçekten cezalandırılacak mıyız?" 54 Dedi: "Siz de bir araştırır mısınız?" 55 Araştırdı, nihayet onu cehennemin ta ortasında gördü. 56 Dedi: "Vallahi, az kalsın sen beni de buralara düşürecektin."57 "Rabbimin nimeti olmasaydı, kesinlikle ben de şurada toplananlar arasına girmiş olacaktım."                                               
                                              

Açıkça görüldüğü üzere, bu ayette bir müslüman dünyadayken bir kafirle yakın arkadaş olmuş, birisi cennete, diğeri ise cehenneme gitmiştir.



Yazarın bir diğer iddiası:  
 
4- Işıd’e itaat etmemek Kur’an’a aykırıdır.
Şimdi daha da öte bir konuya değineyim. Eğer Işıd’e itaat etmezse o bölgedekiler, ulul emre itaatsizlik olur. Bu da kur’an’da hoş karşılanmaz.
Nisa suresi 59. ayet: “Ey inananlar, Allah’a, peygambere ve içinizden emredecek kudret ve liyakata sahip olanlara itaat edin.
Evet Irak ve suriye bölgesinde Işıd “emredecek kudret ve liyakata sahip“. eğer ona itaat etmezlerse açıkça Kur’an’a ters düşerler.
Türkiye’de şu anda emredecek kuvvete sahip değiller ama yarın öbürgün kuvvetlenirlerse ve itaat etmezsen, kafir konumuna düşeceksin, Kur’an böyle buyuruyor, bunu bil!

Cevabım:

Gerçekten Kuran’a bire bir uyan bir merci olmadığı sürece neyin itaatinden bahsedilebilir? Zulme ortaklığın itaatinden mi? Işid’in Kuran'a uygun tanımıyla uzaktan yakından alakası olmadığını zaten yazının başından beri ayetlerle göstermekteyiz. Bir kişinin ya da cemaatin Allah'ın adını ağzından düşürmemesi, dindar gözükmesi, hatta namaz kılması, ibadetleri tam yerine getirmesi onu Kuran’ın tanımına uygun birisi yapmaz. Bu bağlamda, Arap müşrikleri ne kadar müslüman ise Işid de işte o kadar müslümandır. Zira onlar da Allah’a inanmakta idiler:

Araf 28 Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: "Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu." De ki: "Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?"

Maun Suresi 4. Vay haline o namaz kılanların ki, 5. Namazlarından gaflet içindedir onlar!
6. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.


İddiaların sahibi yazarın bağlamından çıkartıp sunduğu ayetlerin Kuran bağlam bütünlüğü içerisinde ne anlama geldiğini ve aksinin neden mümkün olamayacağını gördükten sonra yazara hak verdiğim noktalara son kez geri dönecek olursam, dünyada sözüm ona müslümanları temsil eden “İslam Konferansı Örgütü”, “İslam İşbirliği Teşkilatı”, “Türkiye alimler Birliği”, “Dünya Müslüman alimler birliği” gibi kuruluşların “Işid bizi ve İslam’ı temsil etmiyor” diye yaptıkları bir Işid kınama duyurusuna da rastlamamış olmamızın tuhaflığı tartışılmaz.

Sanırım gerçekten, Kuran’dan çok uzaklaşıp, sapkın bir pagan öğretisi haline gelmiş inanç sistemlerine hiç de ters olmadığından bu açıklamaları yapmaktan uzaklar. Lakin, bu sorunların çözümü gerçeklerin üzerini örtmekte yahut ayetleri bağlamından koparıp sunmakla değil, ancak ve ancak insanlara inançlarının inandıklarını iddia ettikleri Kitap’la nasıl çeliştiğini göstermekle ve Kuran’daki gerçek dine, İslam'a dönüşle olacaktır.

Selam, sevgi
 

18 Şubat 2013 Pazartesi

Life of Pi (Pi'nin Yaşamı)



Kendimizin ötesinde, hayatımıza egemen olan ve onu belli bir plan doğrultusunda yönlendiren, bizimle ilgilenen bir varlığın yani insan hayatına egemen ve bizzat müdahale eden bir Tanrı’nın var olduğunu fark etmemiz için mutlaka Evren’in ortaya çıkışındaki hassas ayarı bilmemiz, teleolojik deliller üzerine kafa yoracak kadar donanımlı olmamız yahut vahiy / ilham yoluyla ilahî olanla irtibat kurmamız gerekmez. Elbette bu deliller de önemlidir ama sıradan bir insan gündelik yaşamda küçük gözlemler yaparak da bu konuda makul sonuçlara varabilir. Örneğin, büyük şehirlerdeki yaşamımız buna güzel bir örnek teşkil eder. Türlü özelliklere sahip milyonlarca insanın bir arada yaşadığı, kalabalık, karmaşık, hatta binlerce tehlike ve ölüm riskiyle dolu bu şehirlerde trafik kurallarını ihlâl eden çılgın sürücülerle dolu caddelerde araçlara binerek kaygısızca seyahat eder, hiçbir önlem alınmamış yıkık dökük inşaat alanlarının önünden geçer, türlü hastalıklar taşıyan insanların içinde bulunduğu toplu taşıma araçlarını kullanır ve yine de hayatımızı pek çoğumuz sağ salim devam ettiririz. Alıştığımız için artık yadırgamayıp, normal kabul ettiğimiz bu yaşantı aslında mucizevîdir (sıra dışıdır) ve sağduyulu bir insana “Kaç tane tesadüf (!) ard arda gelirse ardında bir bilinç aranır?” sorusunu sordurtmak ve bu yaşamın bizim dışımızda bir güç tarafından yönetildiği, belli bir plana yönelik devam ettirildiği sonucuna götürmek için –bence- tek başına bile yeterlidir.

Lafı fazla uzatmayıp, şu an vizyonda olan ve 11 dalda Oscar’a aday gösterilmiş Life of Pi adlı filme gelelim, öncelikle filmin bugüne dek izlediğim en etkileyici filmlerden biri olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Sadece konusuyla, tartışmaya açtığı kötülük problemi, Tanrı inancının rasyonelliği/ irrasyonelliği, inancın bir ihtiyaç olup olmadığı gibi din felsefesine dair önemli sorularıyla da değil, görseliyle, müzikleriyle, her şeyiyle dolu dolu, insanları düşünmeye, sorgulamaya yönlendiren bir film Life of Pi. Böyle bir filmle karşılaşınca, her ne kadar blogumda film-kitap analizi yazmak gibi bir âdetim olmasa da bu film hakkında muhakkak bir şeyler karalamam gerektiğini düşündüm.
Filmi iki kez izledim. Bazı sahnelerde, çocukluğumda Mayıs ayı gibi çileğin yeni çıktığı ve pazarda ilk kez satılmaya başlandığı gün, eve döndükten sonra annemin bunları yıkayıp üzerine pudra şekeri serpip bana verdiğinde hissettiğim duyguyu yaşadım. Yazacaklarımın bundan sonraki kısmını filmi izlememiş olanların okumasını önermiyorum.  Zira bu filmle ilgili herhangi bir analiz okuduktan sonra filmi izleyecek olurlarsa hem normalde alacaklarından daha az keyif alacaklar, hem de bence yazarın (Yann Martel)/ senaristin (David Magee)/ yönetmenin (Ang Lee), gerçeğin seçimini izleyiciye bırakma çabası heba olacaktır.        
Filmin konusu şöyle, laik ve liberal bir ailede ortamında yetişen, küçük yaşlardan beri dinlere ilgi duyan, hayatının anlamını bulmaya çalışan Pi (Piscine Patel), ailesiyle birlikte Hindistan’dan, babasının sahip olduğu hayvanat bahçesinin hayvanlarını satmak ve yeni bir yaşam kurmak üzere Amerika’ya giderken,  içinde bulundukları Japon kargo gemisi batar. Gece yarısı uykusundan aniden, uyanan ve güverteye çıkıp dalgaları, fırtınayı izleyen Pi,  kendisini içinde kısıtlı erzak bulunan bir filikada, bota binmeyi başarmış olan kırık bacaklı bir zebra, yırtıcı bir sırtlan, Richard Parker adındaki kaplanları, Orange Juice adındaki orangutan ve bir sıçanla birlikte bulur.  Yolculuğun henüz başlarında, sırtlan zebrayı öldürür, içlerindeki en insansı hayvan olan orangutan sırtlanı cezalandırmak ister ve bu sırada sırtlan tarafından saldırıya uğrayıp öldürülür ve nihayet besin zincirinin en üstündeki hayvan olan kaplan Richard Parker, sırtlanı öldürür ve sıçanı yer. Bundan sonra yaklaşık 1,5 saat Pi ve Richard Parker’ın (ve bilhassa da besin zincirinin en üstündeki Richard Parker’la aynı botta bulunan Pi’ın) okyanusun ortasında 227 gün boyunca süren ölüm-kalım savaşını, atlattıkları badireleri, heyecan dolu maceraları, bu olaylarla paralel Pi’ın Tanrı’yı arayışını ve inancındaki değişimleri izleriz. Filmin sonlarına yaklaştığımızda Pi ve Richard Parker karaya ulaşır. Richard Parker ardına bile bakmadan çeker ve gider. Pi ise kendini hastanede bulur. Filmin en önemli ve vurucu kısmı hastanede, geminin batış sebebini öğrenmek için sigorta şirketi tarafından gönderilmiş Japon görevlilerin Pi ile aralarında geçen diyalog esnasında ortaya çıkar. Kazanın sebebini ve nasıl gerçekleştiğini öğrenmek isteyen görevlilere Pi, bizim de 1,5 saat boyunca izlediğimiz kaplanlı macerayı anlatır.  Japonların bu macerayı garipsemesi ve bunu bu şekilde yazamayacaklarını söylemelerinin üzerine  Pi, sanki o an uyduruyormuşcasına (?!), göz yaşları içinde yeni bir hikaye anlatır. Bu alternatif öyküye göre, batan gemiden kurtulup filikaya binebilenler, akşam yemeği dağıtılırken Pi’ın babasıyla takışan agresif aşçı, sempatik Budist bir genç, Pi’ın annesi ve Pi’dır…  Saldırgan aşçı önce Budist genci öldürür ve onu yer, buna karşı gelen ve sinirlenen annesi aşçının saldırısına uğrayarak can verir. Aşçı kurtarma botunda kazara bulunan sıçanı da yer. Tüm vahşete şahit olan Pi ise aşçıyı öldürür ve maceraya yalnız başına devam eder. Yani bu yeni öyküye göre aşçı hayvanlardan sırtlanken, anne orangutan, ayağı kırık zebra Budist genç, Pi ise kaplandır.
Her ne kadar ilk izleyişimde kendimi ilk yani kaplanlı hikâyeye yakın bulmuş olsam da, (protagonistimiz Pi de bunu seçse de ve Tanrı’nın da bunun daha iyi bir hikâye olduğunu düşündüğünü düşünse ve dile getirse de) satır aralarından filmin vermek istediği mesajın anti-teist yani din karşıtı bir mesaj olduğunu okumuştum.  Fakat daha sonra film üzerinde düşündükçe ve ikinci kez izleyince mesajın, hangi hikâyenin gerçek olduğunun kararının izleyiciye bırakıldığını düşünmeye başladım.  Filmi güzel yapan şey de aslında buydu.
İnsan zihni garip. Geçenlerde ted'de mutluluk üzerine hoş bir konuşma izledim. Burada konuşmacı, kişinin olayları iki şekilde algıladığından bahsediyordu. Biri deneyimleyen benlikti (experiencing self); olayları yaşayan, “o andayken” acı çeken ya da mutlu olan… Diğeri ise hatırlayan benlikti (remembering self), anıyı/ yaşananları beynindeki klasöre bir nevi pozitif-negatif vs. şeklinde etiketleyip koyan. Konuşmacı “hatırlayan benliğin” aslında bir "storyteller" yani masalcı olduğunu söylüyordu.  Örneğin, 20 dakika boyunca çok güzel bir konser kaydı dinleyen birisi, kaydın son 30 saniyesinde cızırtı olduğu için 20 dakikalık deneyimi aslında gayet olumlu olmasına rağmen deneyim hakkında mutsuz anılara sahip olabiliyor ve bunu negatif bir anı olarak kaydedebiliyordu. Bazen de tam tersi oluyordu. Kötü bir deneyim, sonu iyi bittiği için pozitif ve mutluluk verici bir anı olarak yaftalanabiliyor, öyle anımsanabiliyordu. Videoyu izlemek isterseniz şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.ted.com/talks/daniel_kahneman_the_riddle_of_experience_vs_memory.html
Life Of Pi’da da gerçek hikâyenin hangisi olduğunu bilmemiz mümkün değil gibi gözüküyor.
Çünkü gerçek olan ikinci (insanlı) hikaye de olsa, yolculuk boyunca karşılaştığı deneyimlerin ona “hissettirdiklerinin” birinci yani kaplanlı hikâye olması, bu sebeple olayı bu şekilde aktarmayı tercih etmiş olması gayet mümkün.
Hangi hikâyenin gerçek olduğu hakkındaki delillerin film boyunca zaman zaman her iki hikayenin lehine değiştiğini düşünsem de (Mesela kullanma kılavuzunda bulunan, filikada etobur bir hayvanla bir aradaysanız diyen sahne ikinci hikayenin gerçekliğinin lehineyken, ikinci hikayede Pi’ın sıçanı aşçının yemiş olduğunu söylemesi –ilk hikayeye göre kaplan yemişken- birinci hikayenin gerçekliğinin lehinedir) yani bence kasıtlı olarak bunun seyirciye bırakıldığı kanısına varmış olsam da her iki hikaye üzerine yapmak istediğim birkaç çıkarımla devam edeyim.
A)     İkinci hikâyenin gerçek olduğunu varsayarsak filmin verdiği belli başlı mesajlar şunlar olabilir:
Çıkarsız sevgi ancak çocuklukta olur. (Çocuk Pi’ın Richard Parker’ı eliyle beslemek ve onunla iletişim kurmak istemesi, onun bir ruhu-bilinci olduğuna inanması ve kaplanın gözlerinde gördüğüne kendi yansıması ve düşünceleri haricinde bir anlam yüklemesi) Hayatın acımasızlıkları karşısında bu çıkarsız sevgi yerini çıkara dayalı bir sevgiye bırakır. Her merhamet-sevgi kisvesinin altında aslında bir çıkar vardır. Pi’ın okyanus macerası boyunca kaplanın yaydığı korku sayesinde yaşama bağlanması ve böylelikle mücadelesine devam edebilmesi bir çıkar olduğu gibi, Tanrı’ya inanması bile aslında bir çıkardır çünkü onun kendi içindeki boşluğu doldurmasına, yalnız hissetmemesine, var olmak için bunca çaba harcamasına ve eziyete katlanmasına bir alt yapı hazırlamaktadır, anlam kazandırmaktadır.

Tanrı’ya yani kaplanlı hikayenin gerçek olduğuna inanmak, aslında yeryüzünde etobur bir ada olduğuna da başka fantastik / masalsı şeylerin olduğuna da inanmakla eşdeğerdir.
Çocukluk yıllarında o dalga konusu olduğu ismine egosunun savunma mekanizmalarını* kullanarak zekice bir çözüm üreten Piscine, bu kez de bu mekanizmaları, gözünün önünde gerçekleşen ve ruhunu derinden zedeleyen olayları unutmak ve bu acımasız dünyada var olma isteğini, yaşam mücadelesini anlamlı kılmak, rasyonalize etmek için kullanır ve Tanrı’ya inanmayı seçer.
Böylelikle Pi aslında babasına verdiği rasyonel bir inanca sahip olacağı sözünü de tutmuştur. Çünkü artık onun dünyasında, ihtiyaçtan dolayı inanmak ve bu sayede akıl sağlığını koruyabilmek, tekrar mutlu olabilmek belki de en rasyonel olandır.
“Kötülük problemi”** (polio hastalığı) babasının inancını yitirip ateist olmasına neden olmuşken, Pi’ın bilinçaltı okyanusta yaşadığı olayları “kötülük problemi”,  olarak algılamaktansa imtihan olarak algılamayı yeğler.

B) İlk hikâyeye dönecek olursak… Gerçek olan o ise filmin mesajını şöyle yorumlayabiliriz:
Pi hayattaki her şeyin mucize olduğunu, yani mucizenin “sadece” Tanrı’nın fizik vs. kurallarını askıya aldığı durumlarla sınırlandırılamayacak olduğunu düşünen biridir.
Örneğin, gemi batmadan az evvel, gece yarısı ansızın uyanmasını, kendisinin de anlam veremediği bir güç tarafından uyandırılmasını, kaderi olarak yorumlar; bu onun için bir mucizedir. Çünkü ortada hayatına yön veren ve aslında kendi iradesi dışında gelişen bir durum vardır. Bu sebeple hayvanlarla birlikte bindiği filikayı kutsal kitaplardan öğrendiği Noah’s Arch’a (Nuh’un gemisi) benzeterek, kendi filikasını Pi’s Arch (Pi’nin Gemisi) olarak yorumlar.
Burada bir antrparantez açarak İslam dini açısından duruma bakarsak, Kuran’da mucize kelimesi “ayet” kelimesi ile ifade edilir. Yani aslında her şey ayettir, Allah’ın varlığının bir delilidir. Bu bağlamda gündüzün ve gecenin birbiri ardınca gelişi de bir ayettir (2:164); Hz. İbrahim’i ateşin yakmaması (21:69) yahut havarilere gökten sofra inmesi de (5:114-115)… İslam’da mucize/ ayet sadece Tanrı’nın kendi koyduğu yasaları bir süreliğine askıya alması değil, buna ek olarak o yasalar çerçevesinde olan nizamdır da.
Parantezi kapatıp filme dönecek olursak, ilk hikayeye göre 227 gün boyunca dinlerden harmanladığı öğretilerin bilgeliği Pi’ın yaşam mücadelesini kazanmasına katkıda bulunmuştur. Bunları deneyimlerinden edindiği bilgelikle sentezleyen Pi, bilinciyle (ruhuyla) ve zekasıyla hayvandan ayrılan insanın besin zincirinin en üstündeki bir hayvana hükmedebileceğini ve ondan farklı olduğunu anlamıştır; bu da onu (antropik ilke) Tanrı'ya ve dinlere  biraz daha yaklaştırmıştır. Lakin maceranın başında Vişnu'ya dua eden Pi, fırtına sahnesinde artık Rahman ve Rahim olan (Compassionate and Merciful) Allah’a yakarmaktadır.

Hayattaki her şeyi mucize olarak algılayan biri için teistik bir Tanrı’nın kendisi için etobur bir ada yaratmış olması (nasıl ki Hz. İsa ölüleri diriltiyorsa, cehennemin ortasında yanmayan ağaç oluyorsa) gayet mümkün bir olaydır. Nitekim, deizmin tanrısından farklı olarak teizmin tanrısı kendi yazdığı fizik, biyoloji vs. yasalarının kölesi-hizmetçisi değil, onları gerektiğinde bir süreliğine askıya almaya muktedir olanın ta kendisidir. Bu arada insan eti yiyen bakteriyle / yosunla kaplı “bilinen” bir etobur ada olmasa da bu çok da fantastik bir şey değildir aslında şunların var olduğu düşünülürse:
Elbette bu ada aslında hallucinogen*** bitkilerle dolu bir yer de olabilir. Nitekim Pi adaya ayak basar basmaz garip bir bitki yemiştir. Bu bitkinin bilinç halini değiştiren, halüsinasyonlara sebep olan, Şamanların ve diğer mistiklerin binlerce yıldır mistik tecrübe yaşamak amacıyla ritüellerinde kullandıkları doğal bir sanrılandırıcı olması da ihtimal dâhilindedir. Hatta ve hatta “acid” kelimesine yapılan vurgu bu amaçla bile olabilir.
---
Pi’ın inanış tarzını tasvip ediyor değilim. Nitekim ben bu konuda Pi gibi değil, babası gibi düşünenlerdenim. Yani “her şeye aynı anda inanmak demek,” bence de “aslında hiçbir şeye inanmamaktır”. Lakin Hindistan gibi bir ülkenin vatandaşı olmasına rağmen, Pi’ın körü körüne ata dinine uymak yerine, bir sorgulama sürecine girmesi, inanç sistemini bu sorgulama sürecinin sonunda oluşturması hayranlık verici.
İzlediğimiz/ dinlediğimiz hikâyelerden hangisi gerçek olursa olsun ortada yadsınamaz bir realite vardır o da genç bir çocuğun 227 gün boyunca, bir filikada, okyanusun ortasında inanılmaz tehlikelerle karşı karşıya gelmiş olması, tüm bu tehlikelere rağmen hayat mücadelesinde galip gelmiş olması, eski yaşantısına geri dönerek bir aile kurmayı başarmış olmasıdır ve tüm bu “realite” mucize değildir de nedir?
Einstein der ki “Hayat iki türlü yaşanır. Ya her şey mucizeymiş gibi ya da hiçbir şey mucize değilmiş gibi…” Filmin de aslında tartışmaya açtığı temel argüman bence tam olarak budur.
Sevgiler
---
***Hallucinogen: http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_psychoactive_plants
http://deep6inc.com/previewlsd16.html

8 Ocak 2013 Salı

Kuran’dan Dualar

Kur’an-ı Kerim’de hem Muhammed peygamberin,  hem diğer pek çok peygamberin, hem de özellikleri övülen ve cennet ehli olarak sunulan insanların ettiği pek çok dua mevcuttur.

Bu bağlamda bu hakkında hiçbir şüphe olmayan dualar varken Kur’an dışı kaynaklardan, peygambere atfedilen ama gerçekte öyle olup olmadığı % 100 kesin olmayan dualara başvurmak -hele ki Kuran'daki duaları görmezden gelirken- saçmadır. Elbette illa bunlara bağlı kalınacak diye bir kaide yok, kişi kendi dualarını da oluşturabilir, yahut başkalarının oluşturduğu dualardan da yararlanabilir ama Kuran ayetlerindeki dualar öyle güzel ki sizlerin de bundan yararlanması için birkaç örnek vermek istiyorum. Aşağıda vereceklerim dışında pek çok dua mevcut Kuran’da, bunları siz kendiniz de aratıp bulabilirsiniz:


Bakara Suresi’nde şu şekilde dua eden kulların müminler olduğu söyleniyor ve bunlar övülüyor:

"Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver! Ve bizi ateş azabından koru!" (Bakara 201)
Peygamberimizin Kur’an’dan gerçek sünnetine birkaç örnek. Allah hakkında tartışma olmayan ayetlerinde ona bu şekilde yakarmasını  buyuruyor:
"Rabbim! Beni, gireceğim yere doğruluk-dürüstlükle sok, çıkacağım yerden doğruluk-dürüstlükle çıkar. Katından bana yardımcı bir güç/kanıt ver." (İsra 80)
Peygamberimizden etmesi  istenen başka bir dua:
Ey mülkün/saltanatın Mâlik'i/sahibi olan Allahım! Sen mülkü/ saltanatı dilediğine verir, mülkü/ saltanatı dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltip aziz edersin, dilediğini alçaltıp zelil kılarsın. İmkân, mal ve nimet senin elindedir. Sen, her şeye kadirsin. Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü diriden çıkarırsın. Dilediğini hesapsızca rızıklandırırsın. (Ali İmran 26-27)
Ashabı Kehf’in duası:
"Ey Rabbimiz, katından bir rahmet ver bize ve bizim için bir çıkış yolu lütfet işimize. (Kehf 10)

Hz. Musa’nın Kuran'dan gerçek sünnetine bir örnek:
Rabbim, göğsümü açıp genişlet; İşimi bana kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar.
(TaHa 25-28)

Sabreden müminlerin duası:
"Ey Rabbimiz! Bağışla bizim günahlarımızı, affet işlerimizdeki taşkınlığımızı, sağlam bastır ayaklarımızı ve yardım et bize küfre sapan topluma karşı!" (Ali İmran 147)

Hz. İsa’nın havarilerinin duası:
Ey Rabbimiz! Senin indirdiğine iman ettik, resule uyduk; artık bizi gerçeğin tanıklarıyla beraber yaz! (Ali İmran 53)
Sevgiler

 

1 Aralık 2012 Cumartesi

Ahlâk, Din ve İnsan Doğası

Pek çoğunuzun bildiği üzere, ateistler ahlâkın dinle bir ilişkisi olmadığını, hatta daha da ileri giderek ödül-ceza kaygısı ile ahlâklı davranmanın gerçek ahlâk olmadığını savunmaktadırlar. İşin trajikomik tarafı, kimi Sufîler de bunu destekler söylemlerde bulunup “Cennet dediğin ne ki birkaç köşkle birkaç huri, isteyene ver onları, bana seni gerek seni” diye Allah’ın insanlara bu dünyada erdemli olmaları karşılığında sunduğu nimetlere burun kıvırıp farklı isteklerin (Allah ile birlenme, tanrılaşma gibi) peşine düşerler.

Ahlâkın din ile derin bir ilişkisi olduğunu savunan en etkili isimlerden biri ünlü filozof Immanuel Kant'tır.
Gerçekten de din yok ise ahlâkın rasyonel bir temellendirmesinden bahsetmek mümkün değildir.
En genel olarak, hayatı ne şekilde anlamlandırdığımız, bizim için iyi ve kötü olanın ne olduğunu belirlememizdeki temel unsurdur.
Örneğin, hayatı biyokimyasal reaksiyonlar sonucunda tesadüfen ortaya çıkmış bir olay olarak görüyorsak ve hayatın anlamının doğal seleksiyon, güçlü olanın yaşamını sürdürdüğü bir mücadele olduğunu düşünüyorsak, yani bilinçli bir kudret / Tanrı tarafından yönlendirilmemiş bir evrimsel süreci savunan bir ateistsek ahlâk anlayışımız da hayatın anlamının imtihan olduğunu düşünen bir teistten otomatikman farklı olacaktır.
Bu bir ateist illa bir teistin ahlâki değerlerine zıt davranacak olarak anlaşılmamalı. Zira tanıdığım pek çok ahlâklı diyebileceğim ateist var. Fakat bana sorarsanız hayatı güçlü (fit) olanın kazandığı bir mücadele olarak gören ve ölümden sonra da herhangi bir merciye hesap vereceğini düşünmeyen biri eğer gerçekten erdemli davranıyorsa, mesela kazandığı paranın bir kısmını ihtiyacı olanlarla paylaşıyorsa yahut ıssız bir çölde kendisi ve bir yakını baş başa kaldığında matarada kalan suyun yarısını yol arkadaşına veriyorsa, bu adam böyle davrandığı sürece, inandığı değerlere uygun yaşamayan tutarsız, çelişkili bir budaladır. Çünkü yaptığı iyiliğin, sergilediği ahlâklı davranışların hiçbir rasyonel dayanağı yoktur. Aksine hayatı anlamlandırdığı teorinin mekanizması ile çelişmektedir. Ve elbette mantıklı- tutarlı olmamak da bence aslında başka bir erdemsizlik örneğidir.
Peki inançsız bir insanın ahlâklı davranmasına ne sebep olmaktadır?
Öncelikle temel konularda Allah’ın insanların doğasına/ fıtratına yerleştirdiği vicdan pusulası erdemli davranmayı sağlamaktadır. İşte bu sebeple vicdanının sesini dinlemeyen ve ahlâklı davranmayanlar aslında öz benliklerine zulmetmektedirler. Ama olay sadece hislerin peşinden gitmekle, vicdana uymakla hallolmaz. Çünkü eğer vicdanının fısıldadığı hisler savunduğun yaşam felsefesi ile uyuşmuyorsa, orada bir his-mantık çatışması ortaya çıkar, aynı yukarıda verdiğim hayatı güçlü olanın kazandığı bir mücadele olarak görmesine rağmen, çölde suyunu arkadaşıyla paylaşan ateist gibi. Bu durumda ya vicdanın yönlendirdiği hislerde bir sorun vardır, ya da mantığın işaret ettiği düşünülen yaşam felsefesinde yani ateizmde… Bir başka deyişle, vicdan ve yaşam felsefesi rasyonel bir temele oturabilmek için uyumlu / paralel olmak zorundadır.
Toplumsal değerler, bazı örfler, toplumdan dışlanma endişesi, aile terbiyesi tüm bunlar da ahlâklı davranmaya zemin hazırlayabilmektedir. Bir ateist hayatı ne kadar güçlü olanın hayatta kalacağı bir mücadele olarak görse de ne de olsa o muhtemelen teist ebeveynlerce ve öğretmenlerce çocukluktan itibaren ahlâki değerlerin aşılandığı, kökeni teizme dayanan “medeni” hukuk yasalarını benimsemiş biridir. Yani ahlâklı davranmasına neden olan motivasyon onun hayatı anlamlandırdığı yaşam felsefesi değil, ona çocukluktan beri empoze edilen değerler ve / veya vicdanıdır.
Ahlâkla ilgili bir diğer sorun ateistlerin ödül isteği yahut cehennem korkusuyla iyilik yapmayı gerçek ahlâk olarak görmemeleri, dindar insanların gerçek ahlâka sahip olmadıklarını ileri sürmeleridir. Yani ateistlere göre bir çıkar gözetilerek yapılan iyilik gerçek iyilik değildir. Oysa insan doğası gereği çıkarcıdır. Ateistler dindarlara “Allah rızası kazanmak için iyilik yapmak gerçek iyilik değildir, bu çıkar için iyilik yapmaktır” diye dursunlar, kendilerinin yaptığı da aslında çıkar için iyilik yapmaktan başka bir şey değildir.
Bir müslüman nihai çıkarını (cenneti) düşünerek, Allah’ın rızasını kazanmak için bir fakire yardım edebilir.  Peki ya bir ateist niçin bir fakire yardım eder? Bir ateistin “Abi çok açım, nolur bi yemek ısmarla” diyen bir çocuğa, “Bu dünya güçlü olanının hayatta kaldığı bir dünya, hadi koçum ikile” diye cevap vermek yerine çorba ısmarlamasının mantığı nedir?
a)      Vicdanını rahatlatma “çıkarı”  iş başındadır.

b)      Çocuğun kendisine teşekkür ettiğini duyma “çıkarı” devreye girmiştir.

c)       Çocuğun mutlu olup, kendisine gülen gözlerle baktığını görme “çıkarı” iş başındadır.

d)      Yanındaki arkadaşına ben çok iyi bir insanım mesajı gönderme “çıkarı” devreye girmiştir.
e) Dine inanmayan birinin de ahlâklı olduğunu gösterme / kendine ispatlama "çıkarı" baskın gelmiştir.

Listeyi biraz daha beyin fırtınası yaparak uzatabiliriz elbet… Lakin bu 5 örnek bile iddiayı desteklemek açısından yeterlidir.

Görüldüğü üzere, dindarları gerçek ahlâkı kavrayamamış olmakla itham edenler aslında kendileri de yaptıkları iyiliği “menfaatleri” gereği yapmaktadırlar. Bu durumda Allah rızası kazanmak için yapılan bir iyilik neden bir ateistin yaptığı iyilikten daha az erdemli olsun ki?

İnsan tabiatına dair basit bir gözlem bile "Allah ile ticaret"ten, "Allah'a borç vermek"ten bahseden Kuran ayetlerinin, inançlı ya da inançsız tüm insanları, onların kendilerini tanıdıklarından çok daha iyi tanıyan bir kudret tarafından gönderilmiş olduğunu ispatlamaya yeterlidir. 
Sevgiler

14 Ağustos 2012 Salı

Hangi Meali Okuyalım?

Öncelikle son dönemde bana sıklıkla yöneltilen sorunun bu olmasından çok mutlu olduğumu belirtmeliyim.:)

Çünkü bu Kuran’ın önceki dönemlerde olduğu gibi, bir kılıf içerisinde duvara asıldığı değil, okunduğu anlamına geliyor.
Vakti zamanında din tartışmalarının yapıldığı forumlardan birinde denk geldiğim bir cümle vardı:
“Kuran aslında Arapça değil Rabce” demişti biri ve enteresan gelmişti bana.
Kuran elbette Arapça.  Rabbimiz de yine bunu ayetlerinde vurguluyor. Ama bu arkadaşın tespiti de yabana atılacak cinsten değildi. Gerçekten Kuran öyle enteresan ki kendini vererek, anlamaya çalışarak okunduğunda, hele de emek harcanıp, notlar alınıp birkaç kez okunduğunda Arapça bilmeyen birine meal hatası bile yakalattırabilecek bir kitap.
6000 küsur ayet var Kuran’da. Mesut Yılmaz adlı bir arkadaş uğraşmış, bir çalışma hazırlamış ve Kuran’daki temel cümle kalıplarını ve onların değişik kombinasyonlarının bir araya gelmesiyle ortaya çıkan ayetleri kategorize etmiş.
Mesela:
HUD Suresi 11:123 Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah'a mahsustur. Bütün işler O'na döndürülür. Öyle ise O'na kulluk et ve O'na tevekkül et. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah'a mahsustur. (Nahl 16:77’den)
Bütün işler O'na döndürülür.  (Şura 42:53’den)
Öyle ise O'na kulluk et  (Ali İmran 3:51’den)
ve O'na tevekkül et. (Yunus 10:84’den)
Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. (En’am 6:132’den)


gibi…
“Nasıl oluyor da Kuran ayetleri böyle kolay akılda kalıyor ve nasıl oluyor da ona yeterince vakit ayıran biri meal hataları bile yakalar hale gelebiliyor”un cevabı ve Kuran'ın Rabce olması sanırım biraz da bu tekrar yollu eğitim-öğretim:)

Yazının başlığına yani asıl konumuza dönersek,  aslında amacım herhangi bir meali öne çıkarmak, hele ki reklam etmek falan hiç değil. Zaten Kuran mealinin para ile satılmasına, üstüne üstlük bir de yüksek rakamlara satılmasına, çok sinirleniyorum. Bu sebeple öncelikle mealleri aşağıda linkini vereceğim siteden karşılaştırarak okumanızı önereceğim:
http://www.kurandakidin.net/
Buradan Kuran’dan kelime aratabilme özelliğinin dışında, Ali Bulaç, Elmalılı Hamdi Yazır, Edip Yüksel, Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş ve Diyanet’in meallerini karşılaştırarak okuyabiliyorsunuz.
Ama illa ki derseniz “Ben mushafı elimde tutmak veya çantamda taşımak istiyorum. Hatta şu an meal karşılaştıracak vaktim de yok, bana tek bir meal lazım.” O zaman size önerim Yaşar Nuri Öztürk’ün meali olur.  Bunun da en önemli sebebi parantezsiz olması ve kelimenin birden fazla anlamı varsa “/” ile ayırarak tüm anlamlarını belirtmiş olmasıdır. Bir de elbette, orijinali kadar olmasa da, şiirselliği bir nebze olsun verebilmiş olması.
Son olarak,  çok önemli birkaç uyarıda bulunmak istiyorum. Çünkü gerek yakın çevremdeki insanlardan, gerekse gelen maillerden anlıyorum ki “tefsir” ve “meal” birbiriyle sıklıkla karıştırılıyor. Bu konudaki ayrımı iyi yapmanızı ve tefsiri meal zannetmemeniz gerektiğini önemle vurguluyorum arkadaşlar.

Tefsir, çeviri yapan kişinin kendi din bilgilerini, kendi yorumlarını, çıkarımlarını içine kattığı mealdir.

Meal ise bire bir çeviri olması “umulandır”:)

Meallerdeki hataları gördükçe malesef “Meal bire bir Kuran çevirisidir” diyemiyorum ama yine de meal muhakkak Rabbin mesajının bizlere daha az yorumsuz, daha katıksız halde ulaşan şeklidir.

Tefsiri Kuran meali zannedip okuyan insanların, hardal tanesi kadar imanı olanın cehennemden cennete transfer olacağı (hatalı) iddiasını Kuran’ın beyanı sanmalarına, Kuran’ın her benliğin ayrı ödül-ceza vurgusuna rağmen kadınların kocaları cehennemlik olanların onlarla birlikte cehenneme gidecekleri gibi asılsız iddiaların Kuran’ın beyanı sanılmasına, şahit olmak beni dehşete düşürüyor.

Elbette parantezli mealler de sütten çıkmış ak kaşık değil. Bunlar da beşer olduğu Kuran tarafından önemle vurgulanan Muhammed peygamberin, Allah’ın habibi, kainatın efendisi vs. olduğu gibi Kuran’a ters iddiaları maalesef içerebiliyor.

Hatta ve hatta yukarıda önerdiğim Yaşar Nuri’nin parantezsiz meali bile eski basımlarında 65:4 Talak Suresi’nde ayetin orijinalinde olmayan “henüz” kelimesini kullanma hatasına düşerek, Kuran ergenliğe girmemiş küçük kızların evlenmesine cevaz veriyor gibi bir hava yaratabiliyor. Ama Yaşar Nuri’nin bu önemli hatayı fark edip yeni basımlarda düzeltmiş olması saygıyı hak ediyor.

Özetle mealler bize bir kez daha gösteriyor ki “hatasız kul olmuyor”. Karşılaştırarak okumanız en iyisi önerim de bu sebeple.

 Herkese şimdiden iyi bayramlar.
Sevgiler